İntihar Dükkânı, oldukça ilginç ve okuru daha ilk sayfalardan içine çekebilen bir fikre sahip. Ölümü ticarete dönüştüren bir aile üzerinden yaşamı, umutsuzluğu sorgulayan roman, başlangıçta derin bir meseleye kapı aralıyor.
Ancak benim için romanın asıl sorunu, bu ilginç fikrin yeterince derinleştirilememesi. İntihar gibi insanın varoluşuna, çaresizliğine ve iç dünyasındaki çatışmalara uzanan ağır bir mesele, zaman zaman fazla yüzeysel işleniyor. Özellikle Alan’ın ölümü ve ardından babasının yaşadığı dönüşüm, çok daha derinlikli bir anlatımı gerektirirken, ortaya çıkan sonuç bana yeterince inandırıcı gelmedi.
İnsanın yıllardır içinde yaşadığı karanlıktan çıkması, dünyaya bakışının değişmesi ve yaşamla yeniden bağ kurması bu kadar kolay mı? Romanın sonunda hissettiğim eksiklik biraz da burada yatıyor. Sanki ciddi bir varoluş meselesi, iyimser bir sonla çözülebilecekmiş gibi sunuluyor.
Kötü bir fikir değil, aksine oldukça güçlü bir çıkış noktası. Fakat bana göre roman, sahip olduğu potansiyelin gerisinde kalıyor. Çünkü bir meseleyi ilginç kılmakla onun derinliğine inmek aynı şey değildir.


Bir Cevap Yazın