Ders Notları: DESSCARTES

​Descartes, bilimle dini bir şekilde uzlaştırma, modern dünyada bilimi ile dini bir şekilde barıştırma çabası içine girmiştir. Descartes, aklı ve bilimi her şeyin nihai yargıcı yapıp bütünüyle tartışılmaz ve sağlam bir zemine oturtmuştur.

​O, bilgide tam ve gerçek bir reformu amaçladı; geleneksel bütün kategorileri reddederek, onların yerine Kepler ve Galile gibi kimseler tarafından icra edsilen bilimin yeni kategorilerini geçirmenin mücadelesini verdi.

​Descartes, Ortaçağ’ın büyük ölçüde Aristoteles’e dayanan bireysel ve genel tözler sistemi olarak dünya görüşünü yıkıp, bunun yerine evrenin her yerine yayılmış maddi bir tözden meydana gelen kendi dünya görüşünü geçirirken, modern kültürün belirleyici fikirlerinden birini öne sürüp bugün hemen herkesin sorgusuz sualsiz benimsediği bir iddiada bulundu: Bu dünyadaki herhangi bir şeyi anlamak için, onu her ne ise o yapan gizemli öze, bu biricik bireysel varlığın tikel veya kendine özgü karakteristiklerine bakmak yerine, genel olarak maddenin doğası ve davranışı yoluyla ortaya konacak evrense bir açıklamanın peşine düşmemiz gerekir.

​Descartes matematik bir dil sergileyen doğanın karşısına akli ruh veya düşünen öz olarak tanımladığı insanı geçirdi. Başka bir deyişle, o akılsallığını matematiksel diline indirgediği doğanın karşısına, özü aynı matematiği kendisine model alan akal indirgenmiş insanı geçirmişti.

​Amaç Ve Program:

​Eski inanç ve görüşelerle yenileri arasında her konuda devam eden kavgaya Descartes felsefe ve epistemolojiyle katılmıştır ve kendisinden sonraki seyrini de büyük ölçüde değiştirmiştir. O, bununla da kalmayıp, bütün bir bir bilgi ağacının üzerinde yükseleceği zemini yeni baştan olşturma amacı gütmüştür. Sonra da bütün bu amaçlarını gerçekleştireceği yeni bir yöntem arayışı içinde olmuştur.

​Aristotelesçi felsefeyi reddeden Descartes, bu felsefenin özellikle, cisimlerin hareketini onların içsel eğilimleriyle açıklayan doğa anlayışına karşı çıkmıştır. Aristotelesçi doğa felsefesinin temelinde bulunan ve cisimlerin doğuştan getirdikleri davranış eğilimlerine göndermede bulunan anlayışına karşı çıkarken, cisimlerin hareketlerini ve özelliklerini onları meydana getiren küçük parçacıkların şekil, büyüklük ve hareketleriyle, açıklayan mekanist dünya görüşüne bağlanmıştır.

​Descartes her şeyin birbirine karşılıklı bir ilişki içinde sıkı sıkıya bağlı olduğunu, bu yüzden bir şeyi diğerlerinden yalıtlayarak ele almak yerine, herşeyi bir arada öğrenmenin gerekli olduğunu öne sürer. Bütün unsurlarıyla tutarlı bir bütün meydana getiren bilgi idealini, felsefeyi kendisine benzettiği ağaç metaforuyla şu şekilde ortaya koyar: “Bütün felsefe bir ağaç gibidir. Kökleri metafizik, gövdesi fizik ve bu gövdeden çıkan dallar da diğer bilimlerdir.”

​Skolastik geleneğin bilgi anlayışını reddetikten sonra, Descartes’in temel amacı, bütünüyle seküler bir araç olan akıl aracılığıyla, sağlam bir köke, apaçık ve tartışılmaz ilkelere dayanan bir doğru önermeler sistemi, parçaları arasında organik ilişkilerin bulunduğu yepyeni bir sistem, bir bilgi ağacı meydana getirmek olmuştur.

​Bilgi ağacı metaforunun da gösterdiği gibi, Descartes açısından bilgi metafizikle, metafiziğin kendisi de benlikle başlar. Bu düzen içinde, o benlikten daha sonra Tanrı’ya, Tanrı’dan da cismin bilgisine ulaşılacağını dile getirir. Descartes kendi bilgi sisteminde, tek bir otoriteye dayanmak, düşüncesini sadece kendisine ve Tanrı’nın ona vermiş olduğu akla dayandırmak istedi.

​Yöntem:

​Descartes matematikten yola çıkarak yeni bir yöntem önerir. Skolastik felsefenin bilginin bilinen nesnenin yapısına göre farklı türlere ayrıldığı görüşünü reddeder. İnsanın bilme yetisinin, kendisine neyi konu alırsa alsın, hep aynı kaldığı için, temel bir yapısı olması gerektiğini ve dolayısıyla, bilgide esas önemli olanın doğru yöntem olduğunu öne sürerek, bilginin yöntem bakımından birliğini savunur.

​Descartes, görüş farkılıkları ve yanlışların entelektüel güçlerimizi doğru ve yerinde kullanmamıza imkan verecek iyi bir yönteme sahip olmamamızın, bu güçleri geliştirme fırsatı bulamamaızın bir sonucu olduğu, doğru yöntemin bu eksiği giderceği ve dolayısıyla eğitimin bütün insanları aydınlanmış ve sorumlu yurttaşlar haline getireceği kabulünde bulunur.

​Akıl güçleri:

​Descartes için yapılması gereken şey  şu hade çok açık olmak durumundadır:

1- Aklımızın temel yapısını, sahip olduğumuz entelektüel güçleri ortaya koymak.

2- Bu güçleri onlara gereği gibi yol gösterecek kurallarla donatmak.

​Bir on yedinci yüzyıl rasyonalist düşünü ve de analitik geometrinin kurucusu olarak Descartes, her ikisi içinde matematiğe başvurur. Bu çerçeve içinde, onu matematikte en fazla etkileyen şey matematiğin yöntemsel ve kavramsal bakımından sergilediği açıklık ve dakiklik, matematiksel kanıtlamaların kesinliği ile matematikteki akıl yürütmenin sağlamlığı ve kesinliği olmuştur. Buna göre matematikte kullanılan tümdengelimsel yöntem, her şeyden önce kendilerinden hiçbir şekilde şüphe edilemez birkaç önermeyi, kanıtlama söz konusu olmadan, doğru kabul etmekten ve bu önermelerden yola çıkarak adım adım ilerlemekten, yani akıl akıl yürütmekten oluşur. Bu süreç içinde adımların kendilerinden de asla kuşku duyulmaz. Descartes’e göre bu yöntemi kullanarak, yalnızca basit ve apaçık olan kabullerde bulunmak, yine yalnızca basit ve apaçık olan akıl yürütmeleri gerçekleştirmek ve nihayet ne basit ne de apaçık olan sonuçlara ulaşmak mümkündür.

​İkinci olarakta matematikte çıkarımlar, gözlem yapmaya ya da deneyler gerçekleştirmeye bağlı değildir. Matematiğin tümdengelimsel yöntemine göre yapıla çıkarımların geçerli ya da geçersiz oldukları yalnızca akıl yoluyla belirlenir. Örneğin iki kere ikinin dört etmesi gibi.

​Matematiğin ve matematiksel akıl yürütmenin söz konusu iki özelliğinden yola çıkan Descartes, insan zihninin matematikte nasıl işlediğine bakmıştır. Bu incelemesi ona insan zihinin iki temek gücü bulunduğunu gösterir.

1- İnsan zihnine apaçık doğruları, tartışılmaz ilkeleri, açık ve seçik düşünceleri, hiçbir kuşkuya yer bırakmadan ve dolayımsız olarak bilme imkanı veren entelektüel sezgidir.

2- Akıln ikinci gücü, sezgi yoluyla bilinen apaçık doğrulardan yeni doğrular çıkarma ve böylelikle de bilgimizi artırma imkanı veren tümdengelimdir.

​Matematik, Descartes’e göstermiştir ki, insan zihni birtakım doğruları açık ve seçik olarak kavrayabilmektedir (sezgi). Ve yine, insan zihni bildiği bazı doğrulardan hareket edip düzenli bir şekilde ilerleyerek , bu doğrularıdan henüz bilmediği başka doğruları türetebilmektedir (tümdengelim). Buna göre biz sezgiyle bazı doğruları açık seçik vedoğrudan kavrarız.

​Yöntem Kuralları:

​Descartes için yapılması gerekn ikinci şey olarak kesin bilgiye ve sağlam sonuçlara ulaşmalarını sağlayacak bir yöntem temin etmek, uyacakları kuralları formüle etmektir. Dört kuraldan oluşan bu yöntemi:

1- Doğru olduğu açık ve seçik biri biçimde bilinmeyen hiçbir şeyi doğru kabul etmemek gerektiğini bildiren ünlü Apaçıklık Kuralıdır.

2- Düşünceleri münkün olduğu ve gerktiği kadar bölümlere ayırmak gerektiğini öne süren Analiz Kuralıdır.

3- Bileşik şeylerin bilgisine en basit ve anlaşılması en kolay şeylerden başlayarak yükselmenin önemine işaret eden Sentez Kuralıdır.

4- Bütün işlemler sırasında hiçbir şeyin unutulmadığından emin olmak için eksiksiz sayımlar yapmak gerektiğini bildiren Sayma Kuralıdır.

​Temelcilik:

​Epistemolojiye ve felsefeye Descartes’le giren bu yeni yöntem ve bilgi anlayışına göre, bilgi sisteminin, temelleri sağlam bir binaya benzer şekilde sağlam temellere dayanması gerekir. Daha doğrusu, temelcilik bir yapının sağlamlılığını ve yıkılmazlığını iki şeye bağlar: sağlam bir temel ve bu temel güçlü sütunlarla dayananan bir üst yapı ya da kesin, tartışılmaz, doğruluğu apaçık ilk ilkelerden oluşan bir temel ve bu temele mutlak geçerli çıkarımlarla bağlanmış doğrulardan oluşan bir üstyapı. Temelcilik anlayışına göre temel bir kez sağlam atıldıktan sonra; geri kalan kısım yani üstyapı bu sağlam temelden birtakım mantıksal çıkarımlar yapılmak suretiyle elde edilir. Temeli sağlam olmayan bina nasıl her an çökmeye eğlimli ise, ayne bunun gibi çürük(yanlış) temeller üzerine bina edilmiş bir epistemik inanç sistemide çökmeye mahkumdur. Descartes’e göre, bilgimizin temelini sağlam kılan şey, sarsılmaz bir kesinlikle inandığımız ilk ilkelerdir.

​Tıpkı bir binanın temeli atılmadan önce, temelin atılacağı zemindeki gevşek toprağın temizlenmesi gerekmesi gibi, sağlam bir bilgi sisteminin oluşturulması için de yanlış inançların ayıklanması gerekir. İşte bundan dolayıdır ki Descartes sahip olduğu tüm inançların elden geçirilmesi ve kendileriyle ilgili olarak en küçük bir kuşku bulunan tüm inançların ayıklanması gerektiğini öne sürmüştür. Demek ki bilgiye sağlam bir zemin oluşturmak amacıyla benimsediği temelci yöntemi ile önyargı ve yanlışları ayıklama yarayacak kuşku yöntemi arasında yakın bir ilişki bulunan Descartes hakikate, bir kuşku yöntemi izleyerek varmaya çalışır.

​Yöntemsel Kuşku:

​Kuşku yöntemini, o bir kere herşeyden önce, ana yöntemi olan temelciliği başarıyla hayata geçirebilmek için yani bilgi ağacının ya da bütün bilgilerin temelini veya ilk ilkelerini bulup çıkarma özel amacı ya da projesinin bir parçası olarak uygulamıştır. Descartes yöntemsek kuşkuyu ikinci olarakta çağının radikal kuşkuculuğuyla baş etmek için benimsemiştir.

​Kuşku Konusu Olan İnanç Ya da Bilgilerin Kategorizasyonu:

​Descartes’in bu iş için önerdiği ölçüt, bir inancın, bir görüşün onu kuşkulu hale getirecek bir neden ya da gerkçenin gösterilmesi durumunda reddedilmesi gerektiğidir. Bir inancın yanlış olma ya da kuşkulu hale gelme olasılığı var ise, ki bu olasılık küçük veya büyük olabilir, söz konusu inanç reddedilecektir. Tüm inanç ya da bilgileri bu şekilde tek tek ele alıp sorgulamak hiçbir zaman tamamlanamayacak, hiç sonu gelmeyecek bir iş olduğu için Descartes sahip olduğu tüm inanç ve bilgileri üç başlık altında toplar. Buna göre birinci sırıda duyulara dayanan inançlar, ikinci sırada gerçek basit doğalara ilişkin bilgi ve üçüncü sırada akıl yürütmeye dayanan inançlar veya matemeatiksel doğrular bulunur.

​Descartes’in kuşku yöntemine ilk olarak duyulara dayanan inançlar konu olur. Zira bilgimizin en önemli kaynaklarından birisi duyulardır. O burada, duyular yoluyla öğrenilen her şeyin doğru ve inanılmaya değer olduğu naif inancına karşı çıkarke, öncelikle bizim görme, işitme, koklama, tat alma ya da dokunma yoluyla kazandığımız bilgilerin bir şekilde yanlış olabilmelerinin mümkün olup olmadıklarını sorar ve hemen ardından duyularımızın bizi zaman zaman yanıltıyorsa eğer, onların bizi sürekli olarak yanıltma olasılıkları her zaman vardır. Duyular aracılığıyla kazanılmış bilginin bir bölümü yanlış ve güvenilmez bir bilgi ise, hepsinin birden yanlış olmadığı konusunda bir garantimiz olabilir mi? (deliler örneği)

​Rüya Argümanı:

​O tüm duyu-deneylerinin gerçekte hayali olabileceklerini söylemektedir. Duyu-deneyi  yoluyla  tecrübe ettiğimiz her şey, uyurken bir düşte sahip olduğumuz deneyimlere her bakımdan benzer. Uyurken gördüğümüz düşlerde, tıpkı uyanıkken olduğu gibi, belli şeyleri görür, bazı sesleri işitir, belli şeyleri görür, bazı yiyeceklerin tadına bakarız ve yaşadığımız bu deneyimlerden kesinlikle emin oluruz. Gerçekten de uyurken gördüğümüz düşler, uyanık durumdayken sahip olduğumuz deneyimlerden fenomenal veya niteliksel olarak hiçbir farklılık göstermeyebilir. Uyanıklığı uyku halinden ayıracak bir ölçüt bulunmadığına göre, uyanıkken sahip olduğumuz deneyimlerin gerçekte uyku halinde yaşadıklarımızdan nasıl emin olabiliriz? Bütün bir yaşantımız niçin sürekli bir düş olmasın?

​Kötü Cin Hipotezi:

​Söz konusu varsayıma göre, insanları aldatan bir Tanrı ya da şeytani bir varlık, kötü bir cin var olabilir. Bizim kendisinin ve bizim üzerimizdeki olumsuz etkisinin hiçbir şekilde farkına varmadığımız bu varlığın insanları baştan çıkarmak ve her konuda yanıltmak için yeterli gücü olabilir. Descartes’e göre böyle bir güç varsa ise eğer, o bizi sürekli ve sistematik olarak yanıltabilir. Dolayısıyla bizim hakikate ulaşma yönündeki tüm çabalarımız boşa çıkar. Gerçekten de ikiyle üçün toplamı yirmi üç etmekle birlikte, bu şeytani varlık bizi ikiyle üçün toplamının beş ettiğini düşünmeye zorluyorsa biz bu konuda doğruya ulaşabilir miyiz? Bizim ikiyle üçün toplamının beş ettiğinden , karenin dört kenarı olduğundan emin olmamız, başka hiçbir şeyi değil de yalnız ve yalnızca bu şeytani varlığın bizi yanıltmakta çok başarılı olduğunu kanıtlar.

​Cogito:

​Descartes bu son noktayla birlikte, daha önceden bildiğini sandığı her şeyin kuşkuya açık olduğunu görerek, tüm inançlarını, tüm bilgilerini bir kıyıya atar:

1- Duyu yanılsamaları olasılığı

2- Rüya argümanın ifade ettiği üzere, tüm deneyimlerin gerçekte gördüğümüz düşün bir parçası olabilmeleri olasılığı

3- Kötü cin hipotezinin gündeme getirdiği üzere, insanların sürekli ve sistematik olarak yanıltılmakta olabilmeleri olasılığı

Bu tüm olasılıklar Descartes’in bildiği sandığı her şeyin bilgi olabilmesiyle ilgili çok ciddi kuşkular doğurur. Fakat bu kuşku süreci, ona bir yandan daha önceden kazanmış olduğu tüm bilgilerini atma, bir yandan da sisteminin üzerinde insan bilgisinin yeni baştan inşa edileceği kesin ve mutlak başlangıç noktasını verir. Buna göre, her şeyden kuşku duyulabilir, fakat bir şeyden kuşku duyulmaz. Gerçekten de Descartes kuşkularını en son sınıra taşıdığı zaman, her şey kuşkulu olsa bile bir şeyin doğru olması gerektiğini anlar. Buna göre, maddi dünyada gerçekte varolmasa da Descartes gerçekte sürekli olarak düş görüyor olsa bile, her zaman birileri tarafından yanıltılıyor olsa da o en azından varolması gerektiği sonucuna varır. Neden, nasıl ya da niçin kuşku duyuyor olursa olsun, onun kuşku duyabilmesi için önceden varolması gerekir.

Öyleyse her şeyden kuşku duyma Descartes’i kuşku duyabilmesi için öncelikle varolması gerektiği sonucuna götürür. Çünkü kuşku  duyma bir tür düşünmedir. Başka bir deyişle, istisnasız her şeyden kuşku duyan bir insan, kuşku duymakta olduğundan kuşku duyamaz. Zira kuşku duyarken, kuşku diye bir şeyin varolduğunu, dolayısıyla kuşku duyan “ben”inin varolduğunu açık ve seçik olarak bilir. Kuşku duyma ise bir tür düşünmedir, bir düşünce veya zihin halidir ve bu halin her tür düşünme için geçerliliği vardır. Nitekim o, böylelikle “Düşünüyorum, o halde varım” sonucuna varır ve dolayısıyla düşünen bir varlık olarak kendi varoluşunu kanıtlar. Bu ben Descartes’in bir beden ve zihinden oluşan bütünsel varlığı değil, fakat sadece zihnidir. Temel olan zihindir, hatta zihinden ziyade, birinci şahsın zihnidir.

Bununla birlikte Descartes’in burada kalması mümkün değildir. Çünkü burada kaldığı takdirde, özneden hareketle dünyayı ve bütün bir bilgi ağacını inşa etmeyi amaçlayan Descartes, zihnin dışına çıkamayan bir solipsist olur. Bu yüzden, Descartes önce “düşünüyorum, o halde varım” önermesini farklılaştıran özelliği arayıp, buna bağlı olarak kendi doğruluk ölçütünü ortaya koyar. Zihin içeriklerini inceleyip, önce ide türlerini ve sonra da bu idelerin kaynaklarını belirler, yani bilgi teorisi yapar. En nihayetinde, bu teoriye uygun bir varlık görüşüne ulaşabilmek için dış dünyaya geçer. Fakat bu sonunca adımı atabilmek için kendisini solipsizmden kurtaracak bir Tanrıya, bir nevi atlama tahtasına ihtiyaç duyar.

​Tanrı:

​Descartes’in bütün bir bilgi ağacını baştan sona yaratabilmesi, bilginin inşası projesini hayata geçirebilmesi Tanrının varolduğunu ve O’nun aldatan bir varlık olmadığını kanıtlamasındaki başarısına bağlıdır. O, bu amaca uygun olarak üç ayrı Tanrı argümanı ortaya koyar.

​İlk Argüman:

​Descartes nesnel gerçeklik konusunu ele alırken, esas olarak tasvir, resim ya da genel olarak temsillerin içeriklerini gündeme getirir. Bir idenin nesnel gerçekliğinden söz ederken, doğallıkla onun sahip olduğu yetkinlik derecesine gönderme yapar. O, işte bu bağlamda, bir şeyin bağımsız bir varoluşa sahip olma kapasitesiyle ilintili olarak üç ayrı düzeni birbirinden ayırır.

1- Nesnel gerçekliğin en üst düzeyinde hiçbir şeye bağlı olmayan sonsuz bir tözün yetkinliği bulunur.

2- Varoluşu açısından sadece Tanrıya bağımlı olan zihin ya da beden gibi sonlu bir töz bulunur.

3- Varoluşu için bir töze bağlı bulunan bir özelliğin yetkinliği ya da nesnel gerçekliğinden söz edilebilir.

Tanrı idesinin yetkin bir varlığın idesi olmak dolayısıyla başka herhangi bir şeyin idesinden daha büyük bir nesnel gerçekliğe sahip bulunduğunu dile getiren Descartes, bundan sonra birbiri ardından üç kabulde bulunur:

1- Sahip olduğum idelerin nedenlerinin, onları doğuran sebeplerin olması gerekir.

2- Bir idenin nihai nedeninin formel gerçekliğe sahip olan, yani fiilen var olan bir şey olması zorunluluğu vardır.

3- Fail nedende en az sonuçta olduğu kadar gerçeklik, sadece nesnel değil fakat aynı zamanda formel bir gerçeklik olması gerekir.

Bu üç kabul, Descartes’in noktai nazarından, onu zihinde sahip olduğu bir idenin nedeninin son çözümlemede, söz konusu idenin yetkinliğine en azından eşit, fiilen var olan bir şey olması gerektiği sonucuna götürür.

Bu sonucun bununla birlikte, o, esas yeter neden ilkesinden; yani bir sonucu yaratan bir neden olması gerektiği veya bir sonucun nedeninden daha fazla bir şey içeremeyeceği ilkesinden çıktığını ifade eder. Buna göre Descartes’in kendisinde bir Tanrı idesi vardır ve bu idenin nesnel gerçekliği veya yetkinliği, onun kendisiyle ilgili idesinin gerçekliğinden çok daha fazladır. Bu yüzden, Descartes kendisine ek olarak, zihnindeki Tanrı idesini içerdiği yetkinliklere sahip olan bir şeyin daha var olması gerekir. Zihindeki Tanrı idesiyle birleşen bu yetkinliklerin tümüne sahip olan varlık da açıktır ki Tanrının kendisidir.

İkinci Argüman:

Descartes’in bu argümanı da nedenselliğe dayalı kozmolojik bir argüman olup, bu kez zihnindeki Tanrı idesinden değil, fakat benliğin ya da zihnin varoluşundan yola çıkar. Kanıtlanan varoluşunu apaçık bir veri ya da sonuç olarak değerlendiren Descartes, bu kanıtta düşünen bir töz ya da zihin olarak varoluşunu kime ya da neye borçlu olduğunu sorar. Sırasıyla kendisi, anne-babası ve Tanrıdan daha az yetkin başka bir kaynak olmak üzere üç alternatifi gündeme getiren Descartes, bir tür eleme yöntemiyle, bunlardan hiçbirinin kendi varoluşunun nedeni olamayacağını gösterdikten sonra, varlık sebebinin Tanrı olması gerektiği sonucuna varır.

Üçüncü Argüman:

Onun üçüncü Tanrı delili, özellikle rasyonalistlerin çok sevdiği bir argüman olarak Ontolojik Argümandır. Argümanın adımları şu şekilde sıralanabilir.

1- Ben de bir Tanrı, yani en yüksek derecede yetki olan Varlık idesi var.

2- Bir yetkinlikten veya yetkinlik özelliğinden yoksun olan bir varlık, en yüksek derecede yetkin bir varlık olamaz.

3- Dolayısıyla, Tanrıyı hem en yüksek derede yetkin bir varlık hem de bir yetkinlik özelliğinden yoksun bir varlık olarak düşünmek bir çelişki olur.

4- Varoluş bir yetkinlik özelliğidir.

5- Varoluştan yoksun olmak bir yetkinlik özelliğinden yoksun bulunmaktır.

6- Tanrıyı hem en yüksek derecede yetkin bir varlık hem de varolmayan bir varlık olarak düşünmek bir çelişkidir.

7- Öyleyse, Tanrı sadece düşüncede değil, fakat gerçekten varolur.

Aklın Açık Seçik İdelerle Teçhiz Edilmesi:

Descartes meşhur açık seçik algı ilkesini çok temel bir epistemolojik bir ilke, açık seçikliği de bir doğruluk ölçütü olarak öne sürer. Dolayısıyla açık ve seçik olarak idrak edilen veya algılanan bir şeyin yanlış olabilmesinin imkansız olduğu sonucuna varır. Bunlardan açıklık zihne dolayımsız olarak sunulmuş olup, zihin tarafından kolaylıkla bilincine varılan bir şeyin özelliğidir. Buna göre algılayan zihnin görme alanı içinde olup, göze yeterince güçlü bir biçimde etki eden şeyler, açıktır. Örneğin; diş ağrısı. İnsan bu örnekte bir şeyin ortaya çıktığını, orada olduğunu fark eder, daha doğru fark etmeden yapamaz. Yani ağrının kesinlikle farkına varır.

Seçiklik ise Descartes’te tam ve dakik olup, başka her şeyden farklı olan ve yalnızca açık olanı içeren bir şeyin özelliğidir. Ona göre, bir düşünce seçik olmaksızın açık olabilir. Fakat aynı zamanda açık olmaksızın seçik olamaz yani bir şey açık olabilir seçik olamayabilir. Şu halde açıklık ve seçiklik iki ayrı özelliktir. Örneğin; dişi ağrıyan bir insan dişinin ağrıdığını bilir ve dişinin ağrıdığının farkında olmaması mümkün değildir. Fakat bu olay seçik değildir. Çünkü insan dişi ağrıdığı zaman ağrıyan yerini tam olarak göstermez. Ağrının dişte mi yoksa zihinde mi veyahut her ikisinden de birden olduğunu kesin olarak bilmez. Öyleyse diş ağrısı örneğinde olduğu gibi bir şey çok canlı ve güçlü bir biçimde hissedildiği zaman açıktır. Fakat başka her şeyden ayrılacak şekilde tanımlanmadığı, onun yerini gösterilemediği ve başka bir şeyle karıştırabilmesi söz konusu olduğu zaman seçik değildir.

Dış Dünya:

Varılan bu son nokta itibariyle, Descartes’in düşünen bir şey ve bedenden tamamen bağımsız bir töz olarak kendisinin varolduğunu; ezeli-ebedi, her şeyi bilen bir yaratıcı Tanrının varolduğunu tam bir kesinlikle ve açık seçik olarak bildiği ortaya çıkar.

Descartes zihninde açık seçik Tanrı idesine ek olarak, açık seçik idelerden oluşan matematiksel doğruların bilgisine sahip olan insanın bu sınırların ötesine geçerek, dış dünyadaki şeylerle ilgili bilgilere de sahip olup olamayacağını sorar. Bir cismi düşündüğümüz zaman, onun hakkında açık ve seçik düşünce yalnızca o cismi belli bir şekli, belli konumu ve belli bir hacmi olan bir şey olarak düşünmenin sonucu olan bir düşünce olabilir. Açık seçik ve kesin olarak bildiğimiz her şey matematiksel ilişkiler olduğu için dış dünyayla ilgili olarak yalnızca nesnelerin matematiksel özelliklerini bilebiliriz. Fakat bu düşünceler bize onları varolduklarını söyleyeme şansı vermez.

Descartes’e göre cisimlerin var olup olmadıklarını, doğrudan doğruya sahip olduğumuz düşüncelerden nesnelerin kendine giderek kanıtlayamıyorsak, onların varoluşunu dolaylı bir yoldan kanıtlayabiliriz.

İnsanın kendisi, Tanrı ve dış dünyadaki cisimlerin bizzat kendileri olabilir. Birinci alternatife göre, fiziki dünyadaki cisimlerle ilgili ideleri insanın bizzat kendisi yaratmış olabilir. Bu durumda idelere karşılık gelen cisimler gerçekte var değildirler. Descartes birinci alternatifi, insan da kendi deneyimini istediği gibi oluşturabilme gücü bulunmadığını söyleyerek eler. İkinci ihtimal, dış dünya, bu dünyanın içindeki cisimler var olmadığı halde, insandaki cisimlerle ilgili ideleri Tanrı’nın yaratmış olabilmesi ihtimalidir. Tanrının insani deneyimi, buna karşılık gelen bir dış dünya var olmadığı zaman bile, istediği gibi oluşturabilme gücü olsa da Descartes daha önce Tanrı’nın insanları aldatmadığını göstermiş olduğu için bu ihtimali de bertaraf eder. Şu halde, geriye tek bir ihtimal kalır: İnsan zihnindeki, dış dünyayla ve cisimlerle ilgili idelerin nedeni, bizzat dünyanın kendisi, bu dünyadaki cisimlerdir.

Birincil-İkincil Nitelikler Ayrımı:

Maddi nesnelerin veya fiziki cisimlerin varoluşunu böylelikle dolaylı bir şekilde kanıtlayan Descartes, sıra onların doğaları ya da nitelikleriyle ilgili olarak neyi bilebileceğimiz sorusuna geldiği zaman, maddi nesnelerin birincil nitelikleriyle ikincil nitelikleri arasında bir ayrım yapar. Tat, ses, koku, renk gibi bu niteliklere Descartes ikincil nitelikler adını verir. Söz konusu ikincil nitelikler sadece ve sadece zihindeki duyumlar olup, onların şeylerin kendilerinin niteliklerle ilgili algılarımızın duyularımız tarafından koşullandığı ve duyu organlarımızın durumuyla birlikte değiştiği kolaylıkla gösterilebilir. Bunlar şöyle ya da böyle öznel niteliklerdir. Kendileriyle ilgili olarak açık ve seçik bir bilgiye erişmemizin mümkün olmadığı bu duyusal niteliklerin bilime, bilimsel araştırmaya konu olabilmeleri elbette mümkün değildir.

Birincil nitelikler maddi nesnelerden veya fiziki cisimlerden ayrılmaz olan, onların ayrılmaz bir parçasını oluşturan nitelikler iken, ikincil nitelikler maddi şeylerin bizde yarattıkları duyumlardan başka hiçbir şey değildir.

Descartes’in söz konusu birincil nitelikleri, maddi nesnelerin maddi olabilmeleri için sahip olmaları gereken nitelikler olup, aynen Galileo’da olduğu gibi fizik için gerek ve yeter olan özellikleri ifade ederler.

Demek ki fiziki dünya ve bu dünyadaki maddi nesne ya da cisimlerle ilgili olarak, insan bir kez daha yalnızca matematiksel özelliklerini ya da şekil, hareket ve sayı gibi birincil niteliklerini bilebilmek söz konusudur. Buna karşın, cisimlerin renkleri, kokuları ya da tatları yani birtakım ikincil nitelikleri olup olmadığından emin olamayız. Çünkü bu niteliklerle ilgili olarak açık seçik düşüncelere sahip değilizdir. Demek ki ister canlı ya da ister cansız olsun, dış dünyaya ilişkin bilimsel bilgimiz, bu dünyayı yalnız yer kaplama ve hareket bakımından ele alan matematiksel fizikle sınırlanmıştır.

​Kartezyen Düalizm ve Uzlaşım:

​Descartes’in doğruluğunu kabul ettiği temel ontolojik ilkeye göre, varolan her şey ya bir töz ya da bir tözün bir özelliği veya sıfatı olduğundan ve zihin, Tanrı ve madde birer özellik ya da sıfat olmadığı için onlardan tek tek her birinin töz olması gerekir. Bu ise, eski zamanların en üstte tözle tözü olarak Tanrı bulunacak şekilde bir tözler çokluğundan oluştuğu varlık görüşünün; kendisini meydana getiren öğeler arasındaki niteliksel farklılıklara karşın, içindeki her şeyin belli bir yerinin ve işlevinin bulunduğu tek bir canlı organizma şeklinde tasarlanan evren anlayışının yerini düalist bir ontolojinin, kapalı bir yapı içinde her yerde, tıpkı saat gibi mekanik bir düzen sergileyen bir evren telakkisinin aldığı anlamına gelir.

​Tanrı-Doğa Düalizmi:

​Descartes’in sisteminde aslında üç töz vardır. Bununla birlikte bu üç tözden biri olan Tanrı, yaratılmamış bir töz olarak, esasen sistemin dışındadır. Yani onun Tanrısı, dünyaya müdahale etmeyen, mucize yaratmayan, evrenin muhafazası ve himayesi fonksiyonundan yoksun deistik Tanrıdır. Yaratılmamış, ezeli-ebedi ve yetkin bir varlık olarak Tanrının karşısında ise Descartes’in mekanizminde, canlılıktan akıldan yoksun kaba bir varlık olarak doğa bulunur. Onda doğa, gerçekten de yaratan yerine yaratılan, yani Tanrının mutlak boyunduruğu altında hiçbir özerkliği kalmamış edilgen bir alan olarak ortaya çıkar. Bu, Kartezyen düalizmin, Tanrıyla doğa, etkin varlıkla edilgen varlık karşıtlığından meydana gelen ilk uğrağı olup, ondaki bu düalist yapının söz konusu unsurları arasında artık hiçbir ilişki kalmamış gibidir.

​Zihin-Beden Düalizmi:

​Descartes’in bu argümanında en azından üstü kabalı bir töz anlayışı bulunur. Bu varolmak için hiç kuşuku yok ki Tanrı dışında, kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan olarak tanımladığı töz görüşüdür. Bu töz anlayışına göre zihin, bedende bağımsız olarak varolduğu sürece, tanım gereği bir töz olarak ortaya çıkar. Descartes’in yine aynı anlayışına gör,e, her tözün doğasını karaktarize eden bir özü, bütün diğer özelliklerinin kendisinden çıktığı temel bir ana niteliği vardır. İnsanı meydana getiren iki tözden biri olan zihnin özü düşünme; oysa diğer töz olan beden ya da genel olarak maddenin özü yer kaplamadır. Het tözün özüne ek olarak kipleri, varlık tarzları, özlerini örnekleme biçimleri vardır. Buna göre, tikel ide ya da düşünceler, belirli birtakım istemeler ve kendi başına istisnalar zihnin; tikel şekiller, belirli büyüklükler ve kendi başına hareketlerde maddenin kipleri ve varlık tarzlarıdır.

​Descartes için madde, bu istermasanın kendisinden yapılmış olduğu ağaç, ister insan vücudu olsun, hep aynı türdendir. O sadece geometrik özellikler sergileyen, geometrinin somutlaştırdığı özelliklere sahip olan bir tözdür.

​Descartes’te zihin bütünüyle gerçek, ayrı ve bağımsız bir tözdür. Bedenin ölümünden sonra, Tanrının yardımı olmadan ve doğal olarak varlığını devam ettirir. Bununla birlikte, Descartes’ta, insandaki hayati fonksiyonların neredeyse tamamı organik maddenin veya bedenin fiziki organizasyonu yoluyla açıklanır. Ona göre, insan bedeninde ve diğer rasyonel olmayan tüm hayvanlarda meydana gelen bütün hareket ve davranışlar, mekanik mikro olaylara başvurularak açıklanabilir.

​Descartes’te zihin ve beden, sonuç olarak aralarında ortak hiçbir nokta olmadığı için birbirinden tamamen bağımsızdır. Onlar bütünüyle farklı türden şeyler veya tamamen ayrı tözler olduklarından, zihin ve bedenden her biriyle ilgili temel hakikatler o tözün kendi ayrı doğasından çıkar. Bu yüzden, zihinlerin bilimiyle cisimlerin biliminin çatışması, onların birbirlerinin alanlarına müdahale edebilmeleri imkansızdır.

​

​Etkileşimcilik:

​Şimdiye kadar zihin ve bedenin ayrı ayrı olarak varolabildikleri için birbirlerinden ayrı ve bağımsız tözler olduklarını öne süren Descartes, yine de onların bu dünyada ayrı olmadıklarını öne süren Descartes, yine de onların bu dünyada ayrı olmadıklarını söyler. O, iki tözün bu dünyadaki birliği sonucuna, zihnin özü olan düşünmeyle ilgili çözümlemesinden yola çıkarak varır.

​Zihin, bedende meydana gelen birtakım uyarımları, dfolayımsız olarak almak suretiyle, onlara birtakım dumlarala tepki verir. Beden ise ruhun birtakım eğilim ve isteklerini bazı hareketler olarak gerçekleştirir. Descartes zihinle beden arasındaki bu karşılıklı etki bağı ve etkileşimin, beynin iç kısmında bir yerde, kozalaksı bezde gerçekleştiğini öne sürer. Söz konusu kozalaksı bezin, zihinde bir faks makinası gibi işlev gördüğünü söyler.


Bir Cevap Yazın