Türk edebiyatının toplumcu gerçekçi çizgideki en sarsıcı eserlerinden biri olan Yılkı Atı, Abbas Sayar’ın usta kalemiyle Orta Anadolu’nun sert coğrafyasını, yoksulluğu ve insan-doğa-hayvan üçgenindeki acımasız dengeleri gözler önüne serer. Roman; yaşlandığı ve artık işe yaramadığı düşünülen Dorukoca adlı atın, kış kapıya dayanırken sahipleri tarafından doğaya (“yılkıya”) salınmasıyla başlar ve bu asil hayvanın hayatta kalma mücadelesini merkezine alır. Ancak bu eseri kağıt üstündeki bir kurgudan öteye taşıyan şey, taşranın ve özellikle sert kış ikliminin gerçeğini birebir yaşamış okurlar için taşıdığı derin ve acı tanıdıklıktır.
Gerçek Hayatın Sayfalara Yansıması: Taşrada Yılkı Gerçeği
Yılkı Atı’nı masalsı bir hikâyeden ayıran en büyük unsur, köylünün bu zalim gibi görünen kararının arkasındaki çaresizliktir. Romanı okurken insan, köylülerin bu durumu bir vicdansızlıktan ziyade, dönemin ekonomik imkansızlıkları ve hayatta kalma mecburiyetiyle içselleştirdiğini görür. Nitekim geçmişte köy okullarında öğretmenlik yapmış kişilerin şahit olduğu üzere, bu durum edebî bir abartı değil, bozkırın acı birer gerçekliğidir: Atların başı boş bırakılıp doğayla baş başa kalması, çoğunlukla acı sonlarla, kurtlara yem olmalarıyla sonuçlanır. Abbas Sayar, masadan uydurma bir dram yazmamış; bizzat o coğrafyanın insanının ve hayvanının kaderini kağıda dökmüştür.
Metnin En Güçlü Yönü: Saf İsyan ve Çaresizlik
Romanın en sarsıcı, en vurucu yerleri hiç şüphesiz Dorukoca’nın doğadaki o yalnız ve çetin direniş sahneleridir. Açlığa ve dondurucu ayaza direnemeyen atın, çareyi eski ahırına geri dönmekte bulması, kapıya çifte atarak o sessizliğe ve vefasızlığa isyan etmesi metnin zirve noktasıdır. Yoldaşı sandığı diğer hayvanların kurtlara yem olması ve Dorukoca’nın yaşadığı o “çıldırma” boyutu, yazarın kalatinin en kudretli olduğu yerdedir. Ağır kış şartlarını, rüzgârın insanı ve hayvanı nasıl kemirdiğini bilenler için bu sahneler, adeta zihinde canlanan tanıdık ve sarsıcı birer film karesi gibidir. Bir solukta okunmasını sağlayan da bu otantik, süslemesiz ve tokat gibi çarpan gerçekçiliktir.
Final Tartışması: Gerçekçi Bir Hikâyeye “Yumuşak” Bir Son mu?
Eserin tartışmaya açık ve belki de en zayıf halkası final bölümüdür. Dorukoca’nın sonunda genç bir kısrakla birlikte dağlara, uzaklara gidip kaybolması ve sahibi İbrahim’in yaşadığı vicdan azabından ötürü kafayı yeme boyutu, hikâyenin o ham ve acımasız havasına bir nebze gölge düşürür. Taşranın o sert ve affetmez akışında masalsı bir kaçış veya pembe bir teselli pek bulunmaz. Bu bağlamda, atın ahır kapısına attığı o isyankar çifte, finaldeki o biraz sönük ve uzatılmış havaya kıyasla okurun zihninde çok daha kalıcı ve güçlü bir iz bırakır.
Sonuç
Yılkı Atı; dili, yerel ağız zenginliği ve doğayı resmedişteki ustalığıyla Türk edebiyatının başyapıtları arasındadır. Ancak asıl gücünü, okurun kendi hayat tecrübesiyle, şahit olduğu o çetin kış manzaralarıyla ve bozkırın sessiz çığlığıyla buluşturabilmesinden alır. Dorukoca’nın rüzgâra karşı savrulan yelesi, aradan yıllar geçse de belleğinde o ayazı taşıyanlar için unutulmaz bir insanlık ve vicdan muhasebesi olarak kalmaya devam edecektir.


Bir Cevap Yazın