İnsanın elinden her şeyi aldığınızda geriye ne kalır?

Sıfır Noktasındaki Kadın’ da Neval El Seddavi, Firdevs’in hayatını anlatırken aslında bir kadının nasıl yavaş yavaş kendisine ait olmaktan çıkarıldığını; bedeninin, emeğinin, sevgisinin ve hatta korkularının bile başkaları tarafından nasıl sahiplenildiğini gösteriyor.

Firdevs’i ilginç kılan şey, hikâyenin başında karşımıza çıkan sessiz kadınla kitabın ilerleyen sayfalarındaki kadın arasındaki uçurum. Cezaevinde kimseyle konuşmayan, yemek yemeyen, idam edilmeyi bekleyen o kadın; yaşadıklarının içinden geçtikçe başka birine dönüşüyor. Fakat bu dönüşüm bir güçlenme hikâyesi kadar basit değil. Çünkü Firdevs’in kazandığı her özgürlüğün altında başka bir kayıp var.

Kitapta beni en çok düşündüren şeylerden biri “fiyat” meselesi oldu. Bir insanın toplumsal konumu yükseldikçe değerinin de yükselmesi, bedeninin ve emeğinin paraya çevrilmesi… Firdevs’in hayatında para yalnızca para değil; insanların birbirlerine biçtiği değerin ölçüsü hâline geliyor.

“Meslek ne kadar saygınsa, ücreti de o kadar yüksek olur; toplumsal katman yükseldikçe bir insanın fiyatı da yükselir.” (s. 94)

Ama kitap yalnızca erkeklerle kadınlar arasındaki iktidar ilişkisini anlatmıyor. Daha derinde, korkunun insanı nasıl köleleştirdiğini anlatıyor.

Firdevs’in ulaştığı nokta belki de kitabın en çarpıcı tarafı:

“Çünkü yaşamımız boyunca bizi köleleştiren isteklerimiz, umutlarımız, korkularımızdır.” (s. 103)

Bu cümleyle birlikte Firdevs’in özgürlüğü alıştığımız özgürlük fikrinden ayrılıyor. Çünkü onun özgürlüğü artık yaşamak istemekten değil, ölümden korkmamaktan doğuyor. Hiçbir şey istemeyen ve hiçbir şeyden korkmayan bir insanı yeniden nasıl köleleştirebilirsiniz?

Bir başka cümle ise Firdevs’in bütün hayatını tek başına taşıyor:

“Bana öldürmeyi öğretmedi. Her şeyi yaşarken öğrenmeye bıraktı beni.” (s. 101)

Burada cinayet artık hikâyenin başlangıcı değil, son noktası gibi duruyor. Firdevs’in öldürdüğü adamdan önce, hayatı boyunca başka başka şeyler öldürülüyor: çocukluğu, güveni, sevgisi, umudu, kendisine ait olma duygusu…

Ve sonunda geriye yalnızca kendisi kalıyor.

“Ben gerçeği söylüyorum. Gerçek vahşi ve tehlikelidir.” (s. 103)

Belki de kitabın en sert tarafı burada. Firdevs’in söylediği gerçek, yalnızca kendi gerçeği değil; toplumun görmek istemediği tarafları da açığa çıkarıyor.

Bununla birlikte kitabın son bölümünde bir mesafem oluştuğunu da söylemeliyim. Kitap boyunca Firdevs’in yaşadıklarını gerçek bir hayat hikâyesinin ağırlığıyla okurken, sonlara doğru anlatının bazı bölümleri bana fazlasıyla kurulmuş, hatta yer yer gerçek bir hayatın doğal akışından çok edebî bir sona hazırlanmış hissi verdi. Özellikle finalde Firdevs’in ulaştığı düşünsel nokta çok güçlü olsa da, olayların tamamını düşündüğümde sonunu gerçek bir yaşam öyküsünün doğal sonucu olarak kabul etmekte zorlandım. Sanki yazar, anlatmak istediği düşünceyi tamamlamak için hikâyeyi biraz fazla keskin bir noktaya taşımış.

Yine de bu, kitabın bende bıraktığı etkiyi ortadan kaldırmıyor.

Çünkü Sıfır Noktasındaki Kadın, bittikten sonra kapanan kitaplardan değil. Bazı cümleleri zihinde kalıyor ve insanı kendi hayatındaki “korkular”, “istekler”, “değerler” ve “özgürlük” kavramlarını yeniden düşünmeye zorluyor.

Firdevs’in hikâyesinde beni en çok rahatsız eden de belki tam olarak bu:

İnsan ne zaman özgür olur?

Her istediğini yapabildiğinde mi?

Yoksa artık hiçbir şeyden korkmadığında mı?

Ve belki daha korkuncu:

Bir insanın özgür olabilmesi için önce elinden ne kadar şey alınması gerekir?

Bir Cevap Yazın