Hikâye Tatlıdan Çok Daha Fazlasıyken

Şermin Yaşar’ın Altı Harfli Bir Tatlı kitabına başlarken beni en çok etkileyen şey, iki kadının birbirinden ayrı başlayan hikâyeleriydi.

Selime’nin çocuklarını geride bırakıp kaçak bir hayatı seçmesi, yıllar boyunca başka bir hayatın içinde yaşaması bende ciddi bir merak uyandırdı. Çünkü burada sıradan bir “anne ve çocuk” hikâyesinden daha fazlası vardı. Bir annenin kendi çocuklarından uzaklaşmasının altında ne olduğunu, insanın bazen geride bıraktığı hayatın peşinden yıllarca nasıl sürüklendiğini merak ettim.

Meltem’in hikâyesi ise bunun tam karşısında duruyordu. O daha doğduğu anda annesi tarafından terk edilmişti. Birinin elinde kaybettiği bir aile vardı, diğerinin elinde ise hiç sahip olamadığı bir aile…

İşte kitabın beni en çok heyecanlandıran tarafı tam olarak burasıydı.

Selime evlatlarını kaybetmişti; Meltem annesini.

Selime’nin hayatında bir zamanlar var olan fakat sonradan yitirdiği bir aile vardı. Meltem’in hayatında ise daha en başından beri bir eksiklik vardı. Biri evlat sevgisinden uzak kalmıştı, diğeri anne sevgisinden.

Bu iki hikâyenin bir noktada karşılaşması bana göre kitabın en güçlü fikriydi. Çünkü onların buluşması yalnızca iki insanın karşılaşması değildi. Sanki iki ayrı eksiklik birbirini tamamlamak üzere yan yana geliyordu.

Bu yüzden kitabın ilk bölümlerinde ciddi bir merakla ilerledim. Selime’nin geçmişini, Meltem’in çocukluğunu ve bu iki kadının yollarının nereye çıkacağını gerçekten merak ettim.

Fakat kitabın sonuna geldiğimde aynı heyecanı bulamadım.

Beni asıl hayal kırıklığına uğratan şey finalin kendisinden çok, finale ulaşma biçimi oldu. Kitabın başında bu kadar güçlü bir şekilde kurulmuş iki hayatın ve iki ayrı yaranın sonunda, hikâyenin bir tatlının adına bağlanması bana fazla basit ve biraz da zoraki geldi.

Sanki hikâye kendi doğal sonuna ulaşmak yerine, kitabın adına bir anlam vermek zorundaymış gibi bir yere çekildi.

Oysa bana göre buna hiç ihtiyacı yoktu.

Selime ile Meltem’in karşılaşması zaten başlı başına yeterince güçlüydü. İki kadının birbirlerinin hayatındaki eksik parçaya dönüşmesi, yıllardır taşıdıkları yalnızlığın karşısında birbirlerini bulmaları, kitabın adından çok daha büyük bir anlam taşıyordu.

Bu yüzden finalde “altı harfli tatlı” meselesinin bu kadar belirleyici hâle gelmesi beni tatmin etmedi. Çünkü ben kitabın başından beri tatlıyı merak etmiyordum.

Ben Selime’yi merak ediyordum.

Meltem’i merak ediyordum.

Bir annenin neden çocuklarını bırakıp gittiğini, bir çocuğun annesiz büyüdüğünde içinde ne taşıdığını ve bu iki eksikliğin karşılaşınca neye dönüşeceğini merak ediyordum.

Belki de bu yüzden kitabın başlangıcı ile sonu arasında benim için ciddi bir fark oluştu.

Başlangıçta hayatların peşinden gidiyordum; sonunda ise kitabın adına bir anlam arıyormuşuz gibi hissettim.

Ve açıkçası ben ikinci hâlini sevmedim.

Çünkü bazı hikâyelerin değerini başlığı açıklamaz. Hikâyenin kendisi zaten yeterince güçlüdür.

Altı Harfli Bir Tatlı benim için tam da böyle bir yerde kaldı: Başlangıcında beni gerçekten yakalayan, Selime ve Meltem’in hikâyeleriyle güçlü bir merak yaratan; iki farklı yalnızlığı ve iki farklı aile kaybını birbirine yaklaştırmasıyla çok güzel bir imkân kuran, fakat finalinde bu imkânı bana göre fazla kolay bir cevaba bağlayan bir kitap.

Keşke son sayfalarda bana kitabın adının ne anlama geldiğini anlatmak yerine, Selime ile Meltem’in birbirlerinde buldukları şeyi biraz daha yaşatsaydı.

Çünkü benim için kitabın en güzel “tatlısı” zaten o buluşmaydı.

Kitaptan Sevdiğim Alıntılar

“Bakımı olmazsa yıkılır ev. Bakımı olmayınca insan da yıkılır. İkisi birbirine dayanak olacak ki ikisi de yıkılmasın. Ev insanın en büyük yoldaşı.”
(s. 167)

“Dönecek yeri olanlar terk etmekten korkmuyor belki de.”
(s. 93)

“Dünyadaki tek kimsesiz kimse olmayı, dünyadaki pek çok kimsesizden sadece biri olmaya tercih ederdim.”

“Dedemin anlattığı Parmak Çocuk masalı aklıma geldi. Çocuğu olmayan kadın hamurdan çocuk yapıyordu kendine. Ben de anne yapıyordum sanki kekten. Revaniden anne…”

“…benzinlikte çalışan adama ‘Amca doldur’ dedi Meral’in arkadaşı. Amca dediği adama baktım, kendisinden genç, Meral’den de genç. Yüzü kırışmış, saç sakal ağarmış ama gözünden belli olur insanın yaşı, yüzünden değil.”

Bir Cevap Yazın