Haldun Taner: İnsan dediğin, biraz da kurulu bir saat

Bir insanı anlamak için ne kadar zaman gerekir? Bir ömrü anlamak içinse kaç saat?

Haldun Taner’in On İkiye Bir Var kitabını okurken aklımdan geçen sorulardan biri buydu. Çünkü insan, zamanı ölçmeye başladığı günden beri aslında kendi sonunu da ölçüyor. Saatin kaç olduğunu öğreniyoruz, fakat ne zaman biteceğini bilmiyoruz. Belki de insanın bütün telaşı bundan.

Haldun Taner’in büyüklüğü, bunu anlatırken insanı karşısına alıp uzun uzun nasihat etmemesinde. Bir saatten söz ediyor, bir memurdan, bir leylekten, bir tuvalet görevlisinden, bir askerden, bir açık artırmadan… Sonra insanın karşısına geçip sanki hiçbir şey söylememiş gibi duruyor. Fakat biz, o anlattıklarının içinde kendimizi görüyoruz.

Kitap 1954 yılında yayımlanmış. 1955’te verilen ilk Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanmış. Fakat benim için bir kitabın asıl ödülü, üzerinden yıllar geçmesine rağmen hâlâ bir şey söyleyebilmesi. On İkiye Bir Var da böyle bir kitap.

Haldun Taner’in insanı anlatırken kullandığı mizah, öyle kahkaha attıran bir mizah değil yalnızca. Biraz gülüyorsun, sonra duruyorsun. Çünkü güldüğün şeyin içinde kendini buluyorsun. İnsan, başkasının tuhaflığına gülerken kendi tuhaflığını ne kadar kolay unutuyor.

Kitaba adını veren öyküde zaman, sıradan bir saat meselesi olmaktan çıkıyor. İnsan saati bilmeden bilebilir mi? Bilebilir. Peki zamanı bilmek, yaşamak demek midir?

Benim için kitabın en çarpıcı taraflarından biri burada başlıyor. Çünkü insan, zamanı bildikçe ona sahip olduğunu sanıyor. Oysa zamanın sahibi değiliz. Bir gün, bir saat, bir dakika… Hepsi bizden geçip gidiyor. Biz de bunu bir başarı gibi izliyoruz.

Şu cümleye bakın:

“Ne var ki, durmuş saatlerin bir meziyeti, hiç değilse günde iki defa doğru saati göstermesidir. Ayarsız saat, bunu bile beceremez. Saatin kalitesi, kurgu mekanizmasında, yani zembereğindedir. Zemberek saatin değil, hayatın da özü, temeli.”

Haldun Taner burada yalnızca saatten söz etmiyor. İnsan dediğimiz varlığın da bir zembereği olduğunu söylüyor sanki. Bizi hareket ettiren, kuran, bozan, durduran bir şey. Kimi insanın zembereği çoktan boşalmış, fakat hâlâ çalışıyormuş gibi yapıyor. Kimi insanın saati durmuş, ama günde iki defa doğruyu gösteriyor.

Bir bakıma hepimiz kurulu birer saat değil miyiz?

Yaşamak, bir kurulma ve çözülme, bir dolma ve boşalmadan başka ne? Yaşlılıkta ölen, kurgusu biten; gençlikte ölen, zembereği bozulan…

Bu cümleler bana yalnızca zamanı değil, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi de düşündürdü. Çünkü insan bazen yaşlanmadan tükeniyor. Bazen bedeni genç, fakat içindeki saat çoktan durmuş oluyor. Bazen de hayatın ortasında, hangi ortası, belki de sonuna çok yakın bir yerinde, hâlâ neyi beklediğini bilmeden yaşıyor.

Haldun Taner’in yazarlığı burada önem kazanıyor. O, insanı yalnızca olduğu gibi anlatmıyor; insanın kendisini nasıl kandırdığını da gösteriyor. Bir insanın kendisi hakkında söylediği şey ile gerçekte yaptığı şey arasındaki mesafeyi görüyoruz.

“Neylersiniz, böyle gelmiş böyle gider. Yüzünüze güler, büyüklerin pisliğini temizleme bile, bizde forsa, pistonla oluyor.”

Bu cümlede yalnızca bir toplumsal eleştiri yok. Bir düzenin nasıl işlediği, kimin yüzüne gülündüğü, kimin pisliği temizlediği ve kimin o pisliğin içinde görünmeden kaldığı var.

İnsan, her zaman hak ettiği yerde mi duruyor? Yoksa bazıları, başkalarının kurduğu düzenin içinde kendisine ayrılan yere razı mı geliyor?

Haldun Taner’in ironisi, işte bu razı oluşların üzerine kuruluyor. İnsanların kendilerini haklı çıkarmak için buldukları mazeretler, toplumun normal saydığı tuhaflıklar, herkesin bildiği fakat kimsenin söylemediği şeyler… Bunları anlatırken bağırmıyor. Bağırmasına gerek de yok. Çünkü bazen sakin söylenen bir cümle, en büyük gürültüden daha fazla şey anlatıyor.

Kitapta beni düşündüren bir başka mesele de insanın kendisiyle kurduğu ilişki. İnsan, hayatı boyunca bir şeylere tutunuyor. Bir işe, bir makama, bir alışkanlığa, bir başkasının düşüncesine… Sonra bütün bunları kendisi sanıyor.

“İşte bugünün hayatımın ortasında –hangi ortası, belki de sonuna çok yakın bir yerinde– varabildiğim tek hakikat: Ben arttırmacılık oynayan bir adamım. Şimdiye kadar neyi tuttumsa hep iğreti, parmaklarımın ucuyla, hemen, kolayca bırakabilmek için tuttum.”

Bu cümlede insanın kendisini tanıma çabası var. Fakat öyle kolay bir kendini tanıma değil bu. İnsan bazen kendisi hakkında bir hakikate vardığında rahatlamıyor. Tam tersine, şimdiye kadar yaşadığı hayatın ne kadar geçici olduğunu görüyor.

Tutuyoruz. Bırakmak için tutuyoruz. Seviyoruz. Kaybetmekten korktuğumuz için seviyoruz. Bir yerlere ait oluyoruz. Sonra bir gün, ait olduğumuzu sandığımız şeylerin aslında elimizin ucunda durduğunu fark ediyoruz.

Haldun Taner’in insanı burada biraz hüzünlü. Fakat bu hüzün, karamsarlıkla bitmiyor. Çünkü yazar, insanın çelişkilerini göstermekle yetinmiyor; o çelişkilerin içinde bir düşünme imkânı da bırakıyor.

Bence iyi edebiyatın yaptığı şeylerden biri bu. Sana hazır bir insan vermiyor. Sana insanı gösteriyor. Sonra o insanın içinde kendini arıyorsun.

Haldun Taner’in dili üzerine de birkaç şey söylemek gerekir. Onun anlatımı, gösterişli cümlelerle kendisini ispat etmeye çalışan bir anlatım değil. Dil, düşüncenin önüne geçmiyor. Mizah, anlatıyı hafifletmiyor; aksine derinleştiriyor. Bir olay anlatılırken birden toplumsal bir meseleye, oradan insanın kendi içindeki boşluğa geçebiliyorsun.

Bu geçişler bana Haldun Taner’in yalnızca iyi bir hikâyeci olmadığını düşündürdü. O, insanı gözlemleyen bir yazar. Fakat gözlemlemekle kalmıyor; gördüğü şeyi düşüncenin içine bırakıyor.

Bir saatten yola çıkıp hayatı düşündürüyor. Bir insanın davranışından toplumu gösteriyor. Bir mizahın arkasına ölüm duygusunu saklıyor.

Ve bütün bunları yaparken, okura “Bak, burada şu var.” demiyor.

Sen buluyorsun.

Belki de Haldun Taner’i büyük yapan şeylerden biri bu. Okuru küçümsemiyor. Ona her şeyi açıklamıyor. Bir kapı açıyor ve içeri girmeyi sana bırakıyor.

On İkiye Bir Var, benim için yalnızca okunup bitirilecek bir öykü kitabı olmadı. İnsanların birbirine bakışını, hayatın içinde kendimize biçtiğimiz yeri ve zamanla kurduğumuz o tuhaf ilişkiyi yeniden düşündürdü.

İnsan zamanı ölçüyor. Fakat kendi hayatını ölçemiyor.

Bir saat durmuş olabilir. Bir insan da.

Bazen saat doğruyu gösterir, fakat hayat yanlış yere gidiyordur.

Ve insan, hayatının ortasında olduğunu sanırken belki de sonuna çok yaklaşmıştır.

Haldun Taner’in büyüklüğü, bütün bunları anlatırken insanı kendisinden uzaklaştırmamasında. Tam tersine, insanı kendi içine biraz daha yaklaştırıyor.

Okuyorsunuz.

Gülüyorsunuz.

Sonra bir yerde durup kendinize bakıyorsunuz.

Saat kaç?

Belki de asıl mesele bu değil.

Asıl mesele, hâlâ çalışıyor muyuz?

Bir Cevap Yazın