Bir Mektubun Yokluğunda Yaşamak

İnsan çoğu zaman bekler. Beklediği şey bir mektup, bir haber, bir insan, belki de yıllardır kendisine borçlu olunan bir hayat olabilir. Bilmekle vazgeçmek arasındaki o tuhaf mesafede yaşar. Albay da tam orada yaşar.

On beş yıldır her cuma postaneye gider. Kendisine bağlanması gereken emekli maaşını bekler. Her cuma aynı beklenti, aynı yol, aynı boşluk. Bir mektup gelmez. Fakat albayın hayatında değişmeyen tek şey, o mektubun gelmemesidir.

Márquez’in Albaya Mektup Yok romanı, ilk bakışta yoksulluğun, yaşlılığın ve unutulmuş bir askerin hikâyesi gibi durur. Fakat birkaç sayfa sonra anlarız ki burada asıl mesele açlık değildir. Açlık, hikâyenin bedenidir. İçinde dolaşan şey ise insanın kendisine, dünyaya ve bütün bu bekleyişe karşı ne kadar dayanabileceğidir.

Çünkü insanı yalnızca açlık yıkmaz. Bazen kendisine verilmiş bir sözün tutulmaması da yıkar.

Beklemek, insanın kendisine kurduğu son düzen

Albayın her cuma postaneye gitmesi, dışarıdan bakıldığında anlamsız bir alışkanlıktır. Maaşın gelmeyeceğini herkes bilir gibidir. Fakat albay gitmeye devam eder.

Burada beklemek, yalnızca bir şeyin gelmesini ummak değildir. Beklemek, albayın hayatında hâlâ bir düzen bulunduğunu gösterir. Her şey elinden alınmış olabilir; parası yoktur, evinde yiyecek yoktur, karısı hastadır, oğlu ölmüştür. Fakat cuma günü postaneye gitmek hâlâ yapılacak bir iştir.

İnsan bazen hayatını büyük amaçlarla değil, tekrar eden küçük hareketlerle ayakta tutar. Bir kapıyı açmak, bir sokağı yürümek, bir mektubu sormak… Bunlar dışarıdan bakıldığında hiçbir şeyi değiştirmez. Ama insanın kendi içindeki dağılmayı bir süreliğine durdurur.

Albayın bekleyişi de böyledir.

Belki mektup gelmeyecektir. Fakat albay, mektubu bekleyen biri olmaktan vazgeçtiği gün, kendisini tanımlayan son şeylerden birini de kaybedecektir.

Bu yüzden onun bekleyişi hem umut hem de mahkûmiyettir.

Açlıkla onur arasındaki ince çizgi

Romanın en ağır tarafı, albayın yoksulluğunun romantikleştirilmemesidir. Açlık burada şiirsel bir süs değildir. Mutfağın içinde, boş kaplarda, hastalıkta ve karısıyla yapılan tartışmalarda kendisini gösterir.

Karısı, hayatın somut tarafını temsil eder. Evde yiyecek yoktur. Horoz satılabilir. Birkaç gün daha dayanabilmek için bir şey yapmak gerekir.

Albay ise horozu elinde tutar.

Çünkü horoz, yalnızca bir horoz değildir.

Ölen oğlunun ardından kalan bir hatıradır. Kasabanın dövüş gününü bekleyen ortak umududur. Belki kazanılacak bir para, belki değişecek bir hayat ihtimalidir. Fakat bütün bunların ötesinde, albayın henüz tamamen teslim olmadığının işaretidir.

Burada insanın kendisine sormadan edemediği bir soru vardır:

Bir insan, hayatta kalmak için kendisi açısından anlam taşıyan her şeyi satmak zorunda mıdır?

Bu sorunun kolay bir cevabı yoktur. Çünkü karısının açlığı da gerçektir. Albayın onuru da.

Márquez, bu çatışmada bir tarafı tamamen haklı çıkarmaz. Karısının itirazlarını küçümsemez. Albayı da yalnızca kahramanlaştırmaz. İkisinin arasında, yoksulluğun insan ilişkilerine nasıl sızdığını gösterir.

Bir evde yiyecek kalmadığında, en büyük tartışmalar bazen en küçük şeylerin üzerinden çıkar.

Horozun taşıdığı anlam

Horoz, romanın en önemli simgelerinden biridir. Fakat onu yalnızca umut olarak okumak, taşıdığı anlamın bir kısmını eksiltir.

Horoz, ölü oğlun ardından kalan bir bağdır. Geçmişle bugün arasında kurulmuş canlı bir köprüdür. Aynı zamanda kasabanın ortak beklentisini üzerinde taşır.

İnsanların horozu beklemesi, ona para yatırması, onun üzerinden bir gelecek kurması, yoksul bir toplumda umudun nasıl ortaklaşabildiğini gösterir.

Fakat burada daha derin bir şey de vardır: İnsan, bazen kendisini yaşatan şeyi maddi değeriyle açıklayamaz.

Bir fotoğrafın para karşılığı yoktur. Bir mektubun kâğıdı insanı doyurmaz. Ölen birinin eşyası, ekonomik açıdan değersiz olabilir. Ama insanın hayatında bunların taşıdığı anlam, herhangi bir fiyatla ölçülemez.

Albayın horozu da böyle bir varlıktır.

Onu satmak, yalnızca bir hayvanı elden çıkarmak olmayacaktır. Albayın geçmişiyle ve geleceğe dair ihtimaliyle arasındaki bağı koparması anlamına gelecektir.

Yine de romanın acı tarafı burada başlar: Anlam, insanı her zaman doyurmaz.

Camus’nün Sisifos’u ve albayın bekleyişi

Albert Camus’nün Sisifos Söyleni eserindeki insan, dünyanın kendisine hazır bir anlam vermediği gerçeğiyle karşılaşır. Hayatın tekrarları, bekleyişleri ve sonuçsuz çabaları karşısında insanın tavrı önem kazanır.

Albay da böyle bir tekrarın içindedir. Her cuma postaneye gider. Her cuma aynı boşlukla karşılaşır.

Fakat onun bekleyişi yalnızca varoluşsal değildir. Devletin kendisine borçlu olduğu maaşı beklemektedir. Bu yüzden albayın hikâyesinde absürdün yanında adaletsizlik de vardır.

Dünyanın anlamsızlığı ile insanların kurduğu düzenin haksızlığı birbirine karışır.

Albayın direnişi, bu iki şeyin arasında durur. O, dünyayı değiştirecek güce sahip değildir. Ama kendisine dayatılan hayatı bütünüyle kabullenmek de istemez.

Horozu elinde tutması, bu yüzden bir başkaldırı gibi okunabilir.

Ancak bu başkaldırı zafer getirmez. Albay zengin olmaz. Maaşı bağlanmaz. Açlık sona ermez.

Bazen insanın direnişi, hayatını değiştirmez. Sadece kendisini tamamen kaybetmesini engeller.

Son kelime: “Elinin körü”

Romanın sonunda karısı sorar:

“Ne yiyeceğiz?”

Albayın cevabı, senin elindeki çeviride:

“Elinin körü.”

Bütün romanın yükü, bu iki kelimenin içinde toplanır.

On beş yıllık bekleyiş. Gelmeyen mektup. Ölen oğul. Açlık. Horoz. Karısının çaresizliği. Albayın gururu.

Bütün bunlar bir anda açıklanmaz. Albay uzun bir felsefi konuşma yapmaz. Kendini savunmaz. Dünyanın adaletsizliğini anlatmaz.

Sadece cevap verir.

Ve bu cevap, insanın bazen söyleyecek başka hiçbir şeyi kalmadığında söylediği sözdür.

Burada Camus’nün başkaldırısını görmek mümkündür. Çünkü albay, açlığın kendisine dayattığı bütün mantığa rağmen horozu elinden çıkarmamaktadır. Fakat bu sözün yalnızca bir zafer olarak okunması da doğru olmaz.

Çünkü albayın karşısında hâlâ açlık vardır.

Karısı hâlâ açtır.

Yarın ne olacağı hâlâ belirsizdir.

“Elinin körü”, bu yüzden umudun zaferi değil, umudun ve çaresizliğin aynı anda konuştuğu bir andır.

İnsan bazen bir şeyi korumak için elinde hiçbir şey kalmayana kadar direnir. Fakat o şeyin gerçekten korunmaya değer olup olmadığını, kendisine en yakın olan insanlar bile sorgulayabilir.

Albayın trajedisi burada yatar.

O, horozu korurken belki de kendisini korumaktadır. Ama karısının açlığını da omuzlarında taşımaktadır.

Bu nedenle romanın sonunu yalnızca “Onur kazandı” diyerek bitirmek, Márquez’in kurduğu ahlaki gerilimi ortadan kaldırır.

Onur kazanmış olabilir.

Ama açlık da oradadır.

İnsan ne uğruna yaşar?

Albaya Mektup Yok, insana hazır bir cevap sunmuyor. Daha çok, insanın kendisine sormak istemediği soruların karşısına oturuyor.

Bir insanın hayatında umut ne zaman bir güç olmaktan çıkar ve bir yük hâline gelir?

Onur, insanı ayakta tutan şey midir; yoksa bazen onu yaşama imkânlarından uzaklaştıran bir inat mı?

İnsan, geçmişine sadık kalırken bugününü ne kadar feda edebilir?

Ve en önemlisi:

İnsan, hayatta kalmak uğruna kendisi olmaktan vazgeçerse geriye kalan şey gerçekten yaşam mıdır?

Márquez’in romanı bu soruların hiçbirini kolayca çözmez. Albayı yüceltmez, karısını suçlamaz, devleti uzun uzun anlatmaz. Bütün bunları bir evin içine, bir postane yoluna ve bir horozun çevresine yerleştirir.

Belki de romanın gücü buradadır.

Büyük meseleleri küçük hayatların içine sığdırır.

Bir mektubun gelmemesi, bir insanın bütün ömrünü açıklayabilir.

Bir horoz, bir kasabanın umudunu taşıyabilir.

Bir çift yaşlı insanın mutfağındaki tartışma, insanın varoluşuna dair büyük bir soruya dönüşebilir.

Ve sonunda albay, açlığın karşısında o iki kelimeyi söyler:

“Elinin körü.”

O an, insanın dünyaya karşı söyleyebileceği en güçlü söz değildir belki. Ama elinde kalan son söz olabilir.

Bazen insanı yaşatan şey, kazanacağına inanması değildir.

Bazen yalnızca, henüz teslim olmadığını bilmesidir.

Kitapta sevdiğim bazı alıntılar:

“Demek ki ölüler bile yanılıyorlar.”(sayfa54)

“Gururun karın doyurmadığını biliyorsun herhalde.” (Sayfa51)

“Kötü bir durumun en kötü yanı bize yalan söyletmesidir.” (sayfa50)

“Kesinlikle gelen tek şey ölümdür.” (Sayfa47)

“Albay içini çekti.
Ekim geldi.”(Sayfa16)

Bir Cevap Yazın