Açıkçası bu tarz kitapları okumayı çok sevmediğim için kitaba ilk başta çok önyargılıydım. İsmi de benim için bu önyargıyı pekiştiriyordu: “Kendini tüketmeden yaşa.” Saki elimizdeymiş gibi. Daha sonra kitabı okumaya başlayınca, ilk bölümü olan “İçimiz Hep Biraz Kalabalık”da önyargımda haklı olduğumu, düşünerek saçma bir keyif aldı beni. Sayfa otuz sekizde: “Sorulan kadar cevap ver. Açıklama isteniyorsa açıklama yap, istenmiyorsa da susmak da bir cevap.” Kısmını okuyunca, kendi kendime, “eee, o zaman neden yazıyorsun. Çünkü bu bölümdeki yazılar biraz bu sözle çelişir gibiydi.
Fakat “Kalbe En Yakın Yaralar” bölümü ve “Kalabalığın İçinde Kendine Çarpmak” bölümlerini okuyana kadar. Bu bölümleri gerçekten çok sevdim. Gerçekten de gerçekçi buldum. Önyargım burada kırıldı ve yazarımıza çok teşekkür ederim. Aynı düşüncelerde paralel düşünmek bana çok keyifli geldi ve kitabı da bu keyifle okudum.
Bazı alıntıları yazacağım şimdi. Sayda 78 ve 79’ da “Bunun arkasında çok temel bir gerçek yatıyor; acı, kaybedilen şeyle kişi arasındaki son bağdır. Acıyı bırakmak demek, gidenin, gerçekten gittiğini onaylamak demektir. İnsan zaten zorlanarak kabullendiği bir kaybın son izini de silmek konusunda bilinçdışında ciddi bir direnç yaşayabilir.” Zaten varoluş felsefesini çok sevdiğim için, Kierkegaard’ın şu sözüyle aynı bağlamda olması bu kitabın bende keyif vermesine sebep verdi: “İnsan, kaybı kabul etse bile onun son izini silmeye direnebilir.” Buradan da çok net bence de acının insanın iç dünyasında bir varoluş meselesine dönüşebilir. Herhalde böylesi bir bakış açısına Schopenhauer’ de bir şey demiştir. Schopenhauer’da da kaybedilen şey, insanın arzusunun ve bağının merkezidir. Kitabın devamında sayfa 80’de bunların hepsini doğrular nitelikte şunu yazmıştır, Beyhan Budak: “Ve acıdan vazgeçmek demek bugüne kadar inşa ettiğin o kimliği de yok etmek anlamına gelir.”
Bu kısmı geçtikten sonra sayfa 3. Bölüm sayfa 103’de şu yazı da beni oldukça katıldığım bir bakış açısı oldu: “İnsanlar seni sevebilir, çalışmandan, memnun olabilir ama sonuçta herkesin kendi hayatı var. Senin yokluğun kimsenin dünyasını durdurmuyor, durdurması da gerekmiyor zaten.” Müthiş! Bu çok doğru yine bana varoluşçu düşünceyle paralel bir anlatım sunuyor. Albert Camus’un Sisifos Söyleni’de bunu demişti, bence de. Uzatmadan sonucu söyleyeyim. Camus’a göre saçma olan bu hayatta kimse fazladan bir mana yani değer vermemeli. Evet, bu kadar basit. Çok mana yüklemeyeceksin sen olmadan da yaşıyor insan.
Kitabın 110. Sayfasındaki “Anne- Babanı Gerçekten Tanıyor musun?” kısmını da çok beğendim. Buradaki yazılan her kısma katılıyorum. Her ne kadar kitabın kısmı bu bahsettiğim bölümler kadar benimsemesem de ben çok sevdim. Kalemine sağlık, Beyhan BUDAK beyefendi.
Kitaptaki hem Beyhan BUDAK’ın kaleminden çıkan hem de kendisinin de alıntılamış olduğu alıntıları da paylaşmak istiyorum:
“Her şeyin var ama bir şeyin eksik: Delilik. Bir insamın biraz deliliğe ihtiyacı vardır, yoksa ipini kesip özgürleşmeye asla cesaret edemez.”
”Muhtaç olmamak insanın en büyük güçlerinden biri… Ne zaman muhtaç olmaya başlarsan o güne kadar biriktirdiğini zannettiğin itibar, değer hızla tükenmeye başlıyor ve en sevdiklerinin gözünde yüke dönüşmeye başlayabiliyorsun.”
“Aslolan hakkın helal edilmesi olmalıdır. Helalleşmek mahkemede dava kazanmaktan daha üstün olmalıdır. Çünkü her yasal hak helal değildir ve olamaz.”


Bir Cevap Yazın