Yiğit Aydın’ın Baş Belaları ve Başyapıtları, sanat tarihinin ezberlenmiş isimlerini yeniden anlatmaya çalışan, bunu yaparken de sanatçıların yalnızca eserlerine değil, karakterlerine, zaaflarına, ilişkilerine, tutkularına ve çelişkilerine odaklanan bir kitap.
Leonardo da Vinci, Michelangelo, Raphael, Bosch, Rembrandt, Goya, Van Gogh, Picasso, Salvador Dalí ve Frida Kahlo gibi sanat tarihinin en güçlü isimlerini bir araya getiren çalışma, klasik bir sanat tarihi kitabından çok, sanat tarihine giriş kapısı açan popüler bir anlatı niteliğinde.
Kitabın en önemli başarısı, sanatçıyı yalnızca “dahi” olarak sunmaması. Leonardo’nun merakından Michelangelo’nun sert mizacına, Goya’nın karanlığından Van Gogh’un iç dünyasına, Picasso’nun üretkenliğinden Dalí’nin kendisini bir sanat eserine dönüştüren kişiliğine ve Frida Kahlo’nun bedenini tuvale taşımasına kadar sanatçıların insani tarafları sürekli anlatının içinde tutuluyor.
Bu yaklaşım kitabı okunur kılıyor. Çünkü sanat tarihi çoğu zaman tarihler, akımlar ve eser isimleri üzerinden anlatıldığında uzak ve soğuk bir alana dönüşebiliyor. Aydın ise sanatçıyı önce insan olarak karşımıza çıkarıyor. Böylece okur, bir eserin karşısında yalnızca “Bu tablo hangi akıma ait?” diye düşünmek yerine, “Bu insan bunu neden yaptı?” sorusunu sormaya başlıyor.
Kitabın bir diğer güçlü tarafı da anekdotları kullanma biçimi. Picasso’nun peçete hikâyesi, Rembrandt’ın Gece Devriyesine yapılan saldırı, Dalí’nin Chupa Chups logosuyla ilişkisi ya da Van Gogh’un ölümünden sonra kazandığı büyük şöhret gibi ayrıntılar, sanat tarihini kuru bilgiden çıkarıp hikâyeye dönüştürüyor. Üstelik yazar bazı anekdotların şehir efsanesi olduğunu açıkça belirterek okura belli ölçüde bir mesafe de bırakıyor.
Ancak kitabın en belirgin zaafı da burada ortaya çıkıyor. Anekdot, yorum ve tarihsel gerçek zaman zaman aynı düzlemde anlatılıyor. Özellikle Bosch, Goya ve Dalí bölümlerinde bazı sembolik okumalar, sanatçının psikolojisine ilişkin çıkarımlar ve başka sanatçılardan etkilenme meseleleri oldukça kesin ifadelerle aktarılıyor. Oysa sanat tarihinde “kesin olarak böyledir” ile “böyle yorumlanabilir” arasında önemli bir fark var.
Bu nedenle kitabı akademik bir sanat tarihi çalışması olarak değil, yorumcu ve anlatıcı yönü güçlü bir popüler sanat tarihi kitabı olarak değerlendirmek daha doğru.
Bu durum kitabın değerini azaltmıyor. Tam tersine, kitabın asıl amacının farklı olduğunu gösteriyor. Aydın’ın amacı bütün sanat tarihi tartışmalarını akademik ayrıntılarıyla çözmekten ziyade, okurun sanatçılara ve eserlere karşı merakını artırmak. Bu konuda oldukça başarılı.
Özellikle Goya, Van Gogh ve Frida Kahlo bölümlerinde sanatçının hayatıyla eserleri arasındaki ilişkiyi kurma çabası dikkat çekiyor. Frida’nın bedenindeki acının The Broken Column ve The Wounded Deer gibi eserlerde görsel bir dile dönüşmesi ya da Van Gogh’un yaşamındaki çalkantılarla renk ve fırça kullanımının yan yana düşünülmesi, okura esere yalnızca bakmak yerine onu okumayı öneriyor.
Picasso ve Dalí bölümlerinde ise başka bir mesele öne çıkıyor: Sanatçı ile sanatını birbirinden ayırmak mümkün mü?
Picasso’nun özel hayatındaki sorunlar, Dalí’nin politik tercihleri ve ticari faaliyetleri anlatılırken kitap bu sorunun çevresinde dolaşıyor. Burada yazarın zaman zaman sertleştiği görülüyor. Fakat önemli olan, sanatçının kişisel kusurlarını anlatırken onun sanatsal büyüklüğünü tamamen reddetmemesi. Bu yaklaşım kitabın temel düşüncesiyle de örtüşüyor:
Büyük sanatçıların büyük insanlar olmak zorunda olmadığını kabul etmek.
Kitabın görsel yönü de anlatımı destekliyor. Farklı dönemlere ait otoportrelerin yan yana verilmesi, eserlerin metin içerisinde yalnızca isimlerinin anılmayıp gösterilmesi, özellikle sanat tarihi konusunda fazla bilgisi olmayan okurun anlatılanları zihninde somutlaştırmasını sağlıyor.
Bununla birlikte kitapta yer yer kullanılan “ilk”, “en büyük”, “gelmiş geçmiş en üretken” gibi kesin ve iddialı ifadeler daha dikkatli kullanılabilirdi. Sanat tarihi karşılaştırmaya oldukça açık bir alan ve böylesi mutlak ifadeler çoğu zaman kanıtlanabilir tarihsel gerçeklerden ziyade yazarın değerlendirmesidir.
Yine de kitabın bütününe baktığımda, bu eksikliklerin kitabın temel amacını gölgelediğini düşünmüyorum.
Baş Belaları ve Başyapıtları, sanat tarihini akademik bir disiplin olarak öğretmekten çok, ona karşı bir merak duygusu yaratmayı başarıyor. Kitabı okuyan kişinin Leonardo’yu, Goya’yı, Van Gogh’u veya Frida Kahlo’yu daha sonra kendi başına araştırmak istemesi, bence böyle bir kitap için önemli bir başarı ölçütü.
Belki de kitabın en güzel tarafı şu: Sanatçıları putlaştırmıyor.
Onları hata yapan, seven, kıskanan, öfkelenen, kendini beğenen, acı çeken, bazen yanlış kararlar veren ama bütün bunların yanında olağanüstü eserler ortaya koyabilen insanlar olarak gösteriyor.
Sonuçta “başyapıt” ile “baş belası” aynı insanın içinde bulunabiliyor. Kitabın ismi de tam olarak bu çelişkiye işaret ediyor.
Benim açımdan Baş Belaları ve Başyapıtları, akademik kesinlik iddiasından çok anlatıcılığına güvenen, merak uyandıran ve sanatçının insan tarafını öne çıkaran başarılı bir popüler sanat tarihi kitabı. Bazı bölümlerde yorum ile tarihsel gerçek arasındaki sınır daha net çizilseydi çok daha güçlü olurdu. Fakat sanat tarihine uzak bir okuru bile eserlerin arkasındaki hikâyeleri araştırmaya yönlendirecek bir kitap olduğu kesin.


Yorum bırakın