VAROLMAK, GELİŞMEK, UZLAŞMAK

​“İnsanın bu dünyadaki/evrendeki temel amacı nedir?(Kitap, sf 14)” İnsan bu dünyada doğar, büyür ve ölür. Bu yaşam süresince bir takım şeyler yapar ve bir gün elini, ayağını her şeyden çeker, ölür. Bilinmezsizliğe giderken, kendine ait bir yaşam biçimi oluşturmuştur ve bu yaşamda varolma mücadelesi vermektedir. İşte bu yaşamdaki insanın amacı nedir? Üstün Dökmen’e göre insanın bu dünyadaki/evrendeki temel amacı yarına kalmaktır. Bütün insanlık yarına kalmak için uğraşır ve çaba verir. İlk başta onun dünyada varolmasını sağlayan anne ve babanın şefkatleriyle büyür ve kendinin farkına varır. Daha sonra ebeveynlerinden kurtulan birey iş kurar, evlenir ve belki de onun yarında varolmasını sağlayacak çocuklarını meydana getirirler. Bundan sonra çalışıp, didinerek çocuklarını büyütür, onlara yardımcı olur ve bir ömrün son noktalarına gelir. Bazıları bu dünyada sanki önceden belirlenmiş olan bir ödevi yapmanın verdiği rahatlıkla; bazıları ise bu ödevi yapamamamın verdiği huzursuzlukla ölür. Tüm bunları yaparken insan, tek bir amaç ister; yarına kalmak. 

​Yarına kalmak için önce insanlar çocuk yaparlar. Bu çocuk sayesinde genlerinin, kültürlerinin, inançlarının ve kendine has bir çok özelliğinin yarına kalmasını ister. Yani bir nevi adının gelecekte yaşamasını ister, bütün bunları yaparak. Bir şeyler yapar insan yarın için; çeşmeler, köprüler ve ibadet yerleri yaptırır. Fakat yaptırdığı tüm şeylerin üstüne adını yazdırarak.“Hiçbir eser bırakmasa , ağaçların gövdesine veya yere dökülmüş taze betona adını yazar.(Kitap sf 14) Yarına kalmak istemeyen insanlar bile yarına kalmak için küçük bir şey yapar. Örneğin; Franz Kafka, bir arkadaşına öldükten sonra bütün eserlerinin ona verilmesini ister. Kafka arkadaşından bu eserleri yakmasını yani bir nevi yarına kalabileceği bu eserlerin yaktırarak yarına kalmamayı ister. Lakin arkadaşı bu eserleri yakmaya kıyamaz ve onları yayınlatır. Burada asıl önemli nokta şu: Kafka yarına kalmak istemeseydi o eserleri arkadaşına vermez ve kendisi yakabilirdi. Eminim ki Franz Kafka’da arkadaşının o eserleri yakmayacağını biliyordu. 

​“Yarına kimler kalabilir, yarına kalabilmek için insanın neye ihtiyacı vardır? Bu soruya verilmesi yıllar süren  cevabım ise özetle şuydu: yarına kalabilmek için insanın temelde üç şeye ihtiyacı vardır: Varolmak, gelişmek ve uzlaşmak. Varolan, gelişen, uzlaşan insan, evrenle kucaklaşmaya hazır olur; evrenle kucaklaşan insan evrenle uyumlaşabilir. Evrenle uyumlaştığında ise hem kendisi yarına kalabilir hem de evreni/dünyayı yarına taşıyabilir.(kitap sf 14-15)” 

​İnsanlar ömür dediğimiz yaşam boyunca hiçbir şeyin tadını çıkarmadan, sadece geçmiş ve geleceğine odaklanarak; bulunduğu anın kıymetini bilmeden yaşamını geçirir. Sonra arkasına dönüp baktığında sadece sıkıntıları ve istediği hiçbir şeyi yapamadan gittiği bir ömür vardır elinde. Huzursuzdur. Çünkü o yaşamın kıymetini bilmeden yaşamıştır o yaşa kadar ve bundan sonra yaşayacağı üç beş seneyi de o geçmişine hayıflanarak ölecektir. Yazın tatile giderken işlerini, çocuklarını ve taksitlerini düşünerek tatilini tüketir tıpkı yaşamı boyunca yaptığı gibi. Bulunduğu yerin manzarasına dikkat etmeden, yanındaki eşi veya arkadaşlarıyla hoş bir sohbet geçirmeden bitirir tatilini. İnsanlar kitabımızda verilen Çarşamba şiiri gibidirler. 

​“Bir haftadan ötekine

​Koşturup durdu Çarşamba 

​Ömrü-günü yolda geçti. 

​Ya Perşembe için kaygılandı, 

​Ya pişmanlık duydu salıdan.

​Gününü gün edemedi. 

​Saatleri eşsizdi, yalnızca onundu. 

​O ise kendini hiç fark etmedi.

​Günlerden bir gündü,

​Haftada bir geçiverdi. ’’

​(kitap sf 21)

​İnsanların büyük bir çoğunluğu da Çarşamba günü gibi değil midir? Kaygıları ve pişmanlıklarını büyüterek, dünyada varolan silik bir nokta gibi bir ara varolurlar ve sonra yok olur giderler. Her gün geçtiğimiz sokaklar da varolan dilencilere, satıcılara ve kendisi ile beraber yürüyen insanlara dikkat etmeden koşuşturup, geçeriz. Onları yok ederek aslında kendimizi de yok ederiz. Aslında güzelliklerin farkında olmayarak elimizde kalan çirkinliklerle yetinmeye çalışırız; yaşamımızda. 

​Bu neticelerle yıllar birbirini kovalar ve bir bakarız ki arkamızda unutulmuş giden binlerce gün bırakmışızdır. Artık çocuklarımız büyümüş ve biz onların büyüdüğü yılların farkında olmadan, onları elimizden kaçırmışızdır. Üniversitede okuyan bir öğrenci gibiyizdir. Bu öğrenci, sınıf ve okul ortamda kendi varlığını hissettirecek uyum süresini aşamamış ve silinip gitmiştir; sınıf ortamından. Yıllar sonra bu kişi arkasına dönüp baktığında gençliğinin en güzel yıllarının geçtiği, bu yıllarla alakalı elinde hiçbir şeyi olmayacaktır. Bu kişinin sınıfında, onunla beraber aynı sınıfta okuyan başka bir kişiye bu şahsı sorduğumuzda hatırlayamayacaktır. Elinde o yıllara dahi hiçbir şeyi kalmayan bu kişi dönüp de arkasına baktığında, beklide en önemli olan nokta bu “Ah ne güzel günlerdi!” diyemeyecektir. Arkana baktığında yapmış olduğun hiçbir şey bulamamak, ne kadar acı bir durum insan için. Fakat bazı insanlarda vardır ki bunu çok iyi yaparlar. Onların anıları bitmek bilmez. Çünkü onlar o anda ne yapılacağını bilen insanlardır. Geçmiş pişmanlıkları ve gelecek kaygıları yoktur. Çevrelerinde selam verecekleri binlerce insan ve devamlı onu sohbet esnasında konuşma konusu yapan insanlar olacaktır. Böyle bir insan ancak yarına kalabilir. Çünkü; en basiti bir tatile gittiğinde yanına kendi sıkıntılarını almaz bu insan. Sadece tatil yapar ve tatilinin keyfini çıkarır bu kişi. Yanında bulunan eşinin, çocuklarının veya arkadaşlarının neşesini bozmaz bu kişi. Hatta bu kişiyle tatile çıkmak keyif verir insanlara. Bu tarz insanlar ne yaptığının farkında olarak daha çabuk yükselirler bu hayatta. Cenazeleri de çok kalabalık olur böyle insanların. Arkasından birçok insan ağlar ve onla olan hatıralarını anlatarak bitiremezler. Bunu yaparken de yüzlerinde hafif bir tebessüm vardır. Çünkü bu kişi onlara her zaman mutluluk vermiştir. Yani böyle insanların ölümü bile insanlara huzur verir. 

​      

VAROLMAK

​“Ana çizgileriyle ifade edecek olursak, bir insanın varoluşunu yaşaması, sadece yüzeysel olarak değil, kendisini derinlemesine tanıması, sahip olduğu duyguları ve düşünceleri fark etmesi ve bunları ifade edebilmesi demektir. Bunu gerçekleştiren kişinin dış dünyayla uzlaşması kolaylaşacaktır. Eğer bir insan, iç dünyasıyla tanışmaktan çekiniyorsa, varoluşsal endişenin göstergesi olan “boşluk” ve “yalnızlık” duyguları içine girecektir. (Varolmak, Gelişmek, Uzlaşmak sayfa 41)”Üstün Dökmen’in söylediği gibi bir insan kendinin bu dünyada varolduğunu anlaması için kesin ve kes kendini tanımalıdır. Kendini tanıyan bir insan sahip olduğu duygu ve düşünceleri bilir. Yoksa özgün olmayan, sadece başkalarının düşüncelerinden etkilenen ve duygularını bile başkalarına endeksleyen birinin varlığından söz edebilir miyiz? Bu çok zordur. Çünkü kendine ait hiçbir özelliğini bilmediğimiz bir insan bizim için sadece bir hiçtir. Bizler bir insanı tanır ve tanıtırken ona ait özgün şeylerden bahsederiz ve kendisinin olmadığı bir ortamda dahi onu varederiz. 

​“Bir insanın var oluşunu yaşayamaması durumunda, üç ana tablo ortaya çıkabilir. Birincisi, diğer insanlarla, dolayısıyla dünyayla sürtüşmedir. Kendisiyle tanışamayan insanın, dış dünyada birtakım uğraşlar bulmasıdır. Son olarak da ruh sağlığı bozukluğudur.(Kitap sayfa 41,41)” Üstün Hocamız varoluşu olmayan bir insanın bu dünyada yaşabileceği sıkıntıları üç madde halinde sıralamıştır. Birinci madde de bahsedildiği gibi bir insan her şeyle küstür. Çünkü kendini tanıyamayan birisi yaptığı olumsuz şeylerinin sebebinin kendisi olduğunu kapsayamayacak ve suçu hep başka şeylerde arayacaktır. Kendisine, çevresindekilere kısaca dünyadaki her şeye zarar vermeye başlayacak ve zarar gören yine kendisi olacaktır. İkinci maddede ise kişi kendisinden kaçarak, dış dünyada bir takım uğraşlar bularak kendini avutacaktır. Bir alkolik düşünelim; kendiyle yüzleşemediği için, kendini içkiye vererek rahatlamak ister. Fakat bu boş bir avuntudur. Çünkü kendi yaşamanı, devamlı uyuşmuş bir beyinle sürdürmektedir. Bundan dolayı yaşamında yaptığı hiçbir şey artık kendinin olmayacak ve kırıp döktüğü şeylerin farkına bile varmayacaktır. Üçüncü maddede ise insan bütün bu şeylerden ruh bozukluğu yaşayacak ve hayatta artık hiçbir şeyi kalmayacaktır.

​İnsan kendinin ne olduğunu bilmeden bir hiçtir. Kendini bilmeyen birisinin ne geçmişi vardır ne de geleceği. Kitabımızda da verilen pazar günü örneği gibidir insan. Pazarlar bize hep sıkıcı gelir. Çünkü hiçbir plan yapmayız ve o günü tam manasıyla öldürürüz. Planımız yoktur da ondan. Ne yapmak istediğimizi bilmeden o günü öldürür ve ertesi bir güne bırakırız kendimizi ve o günün sıkıntısını pazartesi de çekeriz. Düşündüğümüzde de işler daha vahim. Yılda elli dört hafta vardır ve biz elli dört gün hayatımızdan sebepsizce harcarız. İnsanın hayatı da böyle değil midir? İnsan amaçsızca yaşadığı bu hayattan sadece eli boş olarak gitmez mi? Plan yapmaz ve her şeyi erteleyerek yaşadığımız da elimizde hiçbir şey kalmaz bu hayatta. Arkaya dönüp baktığımızda kocaman bir hiç kalmıştır ve bu bizi absürt bir şekle bırakır. Aslında insan bir şeye karar vermelidir. Ben bu hayatta olmalıyım mı yoksa olmamalıyım mı? Bence tüm mesele buradadır. Eğer olmalıyım dersek ona göre, yok olmamalıyım dersek de ona göre bir yaşam biçimi oluşturmak gerekir.     

​“İnsanın varolabilmesi için ilk şart, çevre ve zamandır. Çevreyi de fiziksel ve toplumsal olarak ayırabiliriz. Fiziksel çevreyi de mekan olarak adlandıracağız. Bu durumda insanın varolabilmesi için, iç içe geçmiş üç şeye muhtaçtır. Bunlar mekan, toplum ve zamandır.(kitap sayfa 61)” İnsanın varolabilmesi için önceden yaratılmış bir mekanın olması şarttır. Çünkü insan yaşamsal fonksiyonlarını bu varolan mekanda gerçekleştirecek ve bu mekanda varlığını hissettirecektir. Bu iki, mekan ve insanı birbirlerinden soyutlayamayız. Kısacası insanı çevresinden ayrı ele almamız mümkün değildir. “İnsana ait tüm özellikler (algıları,duyguları,düşünceleri…) ve çevre bir bütündür; bu bütünü oluşturan parçalardan herhangi bir tanesini diğerlerinden soyutlamak yanlıştır.(kitap sayfa 62)”   

​Yukarıda Üstün Dökmen’in belirttiği gibi zaman, mekan ve hız birbirlerinden soyutlanamayacak kavramlardır. Yani insana ait tüm özellikler ve çevre birbirinden soyutlanamaz. İnsanın zaman ve mekan ilgili algısını sözel olarak şu örnekle anlatabiliriz: Bir öğrenci bir dersi sevmediğinde o derste zaman bir türlü geçmez. Fakat sevdiği bir derste ise zamanın nasıl geçip gittiğini anlamaz bile. İşte Einstein’ın görelilik kuramı budur. Bu örnekleri bir yığın sıralayabiliriz. Sevdiğimiz bir insanla otururken zamanın nasıl geçtiğini anlayamayız. Ya da sevdiğimiz veya ilgilendiğimiz bir konu konuşurken de zaman nasıl geçer gider anlayamayız. Tersi durumlarda ise hiç bitmez bu vakitler. İşte böyle olduğu halde birbirlerini sevemeyen iki insanın evliliğini sürdürmelerine bir anlam veremem. Çünkü geçirdikleri vakit bir saat falan değil ki. Bir ömrü çekilmez hale getirmektir bence. Yani ölümün tez elden gelmesini beklemektir. Kısacası bu hayattan yok olmaktır. Aslında diğer önemli bir nokta ise şudur: Sevdiğimiz bir kişi ile önemli olan uzun zaman geçirmek değildir. Az zaman geçirerek ama iyi bir iletişimle uzun zamanlara göre daha değerlidir. Çalışmayan anneler yani ev hanımı diye adlandırdığımız kişiler, çocuklarıyla çok uzun vakitler geçirmelerine rağmen, geçirdiği vakitlerin içini dolduramazsa; çocuğuyla geçirdiği vakitlerin her birini dolu dolu geçiren bir çalışan anneye göre daha az vakit geçirmiş olur çocuğuyla. 

​“Sonuçta şunu söyleyebiliriz: Metrelerin ölçtüğü uzaklık, saatlerin gösterdiği zaman, bizim algıladığımız uzaklıklara ve yaşadığımız zamanlara her zaman den düşmeyebilir. (kitap sayfa 64)”

​“Zaman ve mekanı algılamamız, basit bir zannetme olmanın ötesinde anlamlar taşıyabilir ve bir anlamda çevremizi etkileme gücüne sahip olabilir.(kitap sayfa 65)

​“Sosyal yaşamda da diğer insanları(ötekileri) algılamamız, karmaşık ve önemli etlilere sahiptir. Diğer insanları algılama şeklimiz onları etkileyebilir ve onları değiştirebilir. (kitap sayfa 65)” Arkadaşlarımız, eşimiz veya sevgilimizi biz sıcakkanlı, sevecen, neşe dolu biri diye algılıyorsak; aslında onlar öyle olmasa bile zaman sonra biz onu güzel diye algıladığımız ve davrandığımız için onun da kendisini böyle görmesine sebep oluruz. Tam tersi durumu içinde böyledir. Biz eşimize veya diğer insanları soğuk ve geçimsiz olarak algıladığımızda oda kendini zaman sonra böyle algılamaya başlayacaktır. Kısacası, bizim algılarımız çevremizi şekillendirme de büyük bir öneme sahiptir. İnsan çevresini şekillendirme gücüne sahipken, bulunduğumuz mekanı da tahrip ve yok etmeye başlarız. Çernobil patlaması gibi, kendimiz için faydalı olan elektriği üretirken ve biz bundan fayda sağlarken; onun patlaması sonucu doğayı ve insanları yok ettik. İnsanların yaşam mekanlarını tahrip ederek, onlara hastalık bulaştırdık ve onları öldürdük. Modern dünyanın gelişmesiyle beraber bizim rahatlığımız arttıkça, başka canlıların neslini tükettik. İnsanın yegane tek varolabileceği bir dünyayı, bizler yok etmeye başlayarak kendi varlığımızı yok ettik aslında. Verimli topraklar üzerinde, bizim varlığımızı devam ettiren besinlerimizin yetişmesini sağlayan topraklara betonlar dökerek, hem kendimize hem de o besinlere zarar verdik. Kullandığımız kimyasal maddeleri besinlerimize uygulayarak, kendimizde yeni hastalıklar yarattık. Şüphesiz ki doğal çevreyi korunmak adına teknolojiyi ve gelişmeyi durduramayız. Üstün Dökmen’in belirttiği gibi tekrar mağaralara dönemeyiz. Cep telefonlarından, bilgisayarlardan ve kısacası teknolojinin getirdiği yeniliklerden vazgeçemeyiz. Burada bizim yapmamız gereken doğanın gelişimi ile medeniyetin gelişimi arasında bir denge kurmaktır. Eğer bu olmazsa doğayı yok eder ve biz aslında kendimizi yok ederiz. 

​İnsanın varolabilmesi için mekanın yanında kendi türüne de ihtiyacı vardır. Hemcinslerimizle olan etkileşimlerimiz sonucu bizler varoluruz. En basiti anne ve babamızın birlikteliği olmasaydı bizler varolabilir miydik? İnsanlarla bu mekanda yaşamak için farkında olmada iş bölümü yaparız. Birileri besinlerimizi yetiştirir, birileri besinlerin yetişmesi için lazım olan maddeleri sağlar ve biz bu döngüde varlığımızı sürdürürüz. Zaten yalnız yaşayan bir birey hiç görülmüş müdür? Zaten görülemez, çünkü biz yalnız bir bireyin farkında olamayız. Yani o dünya için zaten var değildir. Dünyayla bütünleşemediği için var değildir. 

​“Varoluşumuzun ikinci öğesi genlerimiz ve bu genler ile çevrenin etkileşimi sonucunda ortaya çıkan bedenimizdir. İnsanın biyolojik varlığını genler şekillendirir. Kalıtımla gelen birtakım özellikler, beden ile çevrenin etkileşimi sonucunda insanın biyolojik varlığını oluşturur.(kitap sayfa 68)” Evet Üstün Dökmenin belirttiği gibi insanın varlığının diğer bir şartı da ebeveynlerimiz bizlere geçen genlerimizdir. Bizler bu genler sayesinde gözlerimizin rengini, boyumuzun uzunluğunu yani biyolojik kısmımızı bu genler var edere ve bu genlere göre şekillenir. Bizim genlerimizde bir sonraki nesle geçerek onun varolmasını bir silsile şeklinde sürdürür. Yalnız insanlar genleriyle oynayabilen tek canlıdır. Hayvanlar ve diğer canlılar genleriyle oynayamadıkları gibi genlerinin eserleri olmuşlardır. Fakat insanlar için bu söylenemez. “Kültürel evrim ve onun merkezine yerleşmiş olan benlik bilinci, insana seçme özgürlüğü vermekte ve onun birtakım toplumsal değerleri benimsemesini sağlamaktadır. Seçme özgürlüğüne ve toplumsal değerlere sahip olan insanoğlu ise genlerinin elinde robot olmaktan kurtulmuş demektir.(kitap sayfa 65)” Bunu örneklendirecek olursak; kan davası güden bir ailede çocuk istese bu eylemi gerçekleştirmeye bilir. İnsan sahip olduğu aklı sayesinde kendine özgün birtakım davranışlar gerçekleştirebilir. Seçim kişinin kendisindedir. 

​“Dil ve bilinç, insan varoluşunun temel taşlarındandır. İnsanın dili ve bilinci, onu diğer tüm canlılarda ayıran iki önemli özelliktir. Dil ve bilinç ayrılmaz bir bütündür. (Kitap sayfa 76-77)” Benlik bilincini en önemli görevi ben ile ben olamayan arasında ayrım yapmaktır. İnsan bu bilinci sayesinde kedini diğer tüm canlılardan ayırır ve kendinin farkında olur. İnsanın sahip olduğu bilinci, onun dış dünyaya uyum sağlamasını ve dış dünyayı kontrol etmesini sağlar. Elimize aldığımız bir odunu önce inceler, sonra zihnimizde ona bir şekil verir ve onu yontmaya başlayarak o şekle sokarız. Böylece kendimiz içimizde yarattığımız dünyamızla, dış dünyaya şekil veririz. Veyahut şehrimizden uzak yaşadığımızda, orada var olan bir insanla konuştuğumuzda hemen şehir bizim gözümüzde canlanır. Hatta arkadaşımız bir yerde oturup çay içtiği mekanı söylerse, biz hemen bilincimiz sayesinde bu mekanı hatırlarız. Romanlar okurken hiçbir zaman görmediğimiz bir mekanı anlatan bir yazar sayesinde biz zihnimizde onu şekillendirmeye başlarız. Bu tüm örnekler aslında şunu göstermektedir: Bilincin beş duyu arasında tercümanlık ettiğini. Yukarıda belirttiğim gibi duyarak bir mekanın nasıl olduğunu görüyormuşçasına gözümüzde canlandırabilmemiz, bilincin beş duyuya tercümanlık ettiğini gösterir. İnsanlar dil ve bilinçlerini kullanarak birbirlerine zihinsel modellerini anlatabilir. Bir arkadaşımız gördüğü herhangi bir nesneyi bilincinde tasarlayarak, bize gelip bilincinde tasarladığı şekli dil yoluyla anlatır. Biz de bu şekli duyarak bilincimizde oluşturmaya çalışırız. 

​Yukarıda bahsettiğimiz gibi “psikoloji literatüründe bilinç ve fark etme kavramlarının birbirlerini açıklamakta kullandığını görürüz. Genelde, fark etme, bir bilinçlik halidir; bilinç, bir fark etme sürecidir şeklinde tanımlar yapılır. Yine dikkat kavramı da bilinci ve fark etmeyi tanımlamakta sıklıkla kullanılır. (kitap sayfa 102)” İnsanlar bir şeyi fark edebilmesi için öncelikle yeterli bir uyarıcıya sahip olması gerekir. Yani sadece duyu organlarımızla her şeyin farkına varamayız. Örneğin; bir çocuk eşek hakkında genel bir bilgiye sahip olsun. Bu çocuk bir katır gördüğünde ona eşek diyecektir. Çünkü katır hakkında bu çocuğun kafasında genel bir bilinç tasarımı oluşmamıştır. Ya da çocuk geviş getiren bir deve gördüğünde, devenin sakız çiğnediğini söyleyebilir. Hatta tarihte de böyle olaylar vuku bulmuştur. Yunanlılar tarihte ilk kez karşılaştığı Türkleri at üstünde gördüklerinde onları yarı insan yarı at şeklinde olan bir canlı türüne benzettikleri söylenir. Çünkü o zamana kadar Yunan milleti ata binileceğini bilmediği için bu şekilde betimlemek zorunda kalmışlardır. Kısacası, “dozu düşük ya da yüksek olsun, niteliği ne olursa olsun, herhangi bir uyarıcıyı fark edebilmemiz için, bu uyarıcıya ilişkin bir duygusal yaşantı geçirmemiz gereklidir. İçimizde hiçbir heyecan/duygu uyandırmayan bir şeyi fark etmeyiz; ona baksak bile, muhtemelen fark etmeyiz.(kitap sayfa 104)”    

“İnsan, dünya bir takım şeylere anlam verebilen, anlam üretebilen tek canlıdır; benlik bilinci sayesinde nesneleri, canlıları, olayları, fark edebilir, fark ettiğini de fark edebilir ve bunun bir uzantısı olarak bunlardan bazılarını anlamlı bulabilir. (Kitap sayfa 116)” İnsan karşısındaki kişinin kendisine gülümsemesini, yüzünü ekşitmesini ve karşısındakinin gözlerindeki ifadeden bir takım anlamlar çıkarabilir. Kendiside çevresindeki kişilere göre birtakım anlamlı ifadeler sergileyebilir. Bizler genelde anlamlı bulduğumuz bir şeye kendimizi odaklandırırız. En basiti anlamlı bulduğumuz bir siyasi partiye oy veririz ve onun için koştururuz. Hatta anlamlı bulduğumuz bir sevgili için her şeyi yaparız. Aslında onları anlamlı bulduğumuz için değil onlara biz kendimiz bir anlam yükleriz. Nesnelere, hayvanlara ve insanlara bizler kendimiz bir anlam yükleyerek, onları bizim için var ederiz. Zararlı olan bir hayvanı sevebiliriz. Lakin hayvanlar için bu böyle değildir. Onlar hiçbir böceğe pis demez. Tam tersi olarak böcekler kendilerini bize karşı pis hissettirmezler. Biz onlara bu anlamı verdiğimiz için bize böyle gelirler. Kitabımızda verilen Nasuh Mahruki’nin verdiği cevap bunu daha iyi açıklamaktadır: “İnsanın doğayla mücadelesi söz konusu değil; doğa size aldırmaz, doğada insan kendisiyle mücadele eder.” İnsan aslında farkında olmadan kendisiyle bir mücadele vermez mi? Mesela; bir insanın konuşmasını onun söylediği tarzda değil işimize geldiği şekliyle almaz mıyız? Ama bu konu varoluşcu filozoflara göre böyle değildir. Onlara göre yaşam anlamsızdır. Lakin insanlar anlamsız yaşayamazlar bu dünyada. Birtakım şeylere değer verirler ve onları anlamlı kılarlar. Bazıları Tanrıya, aileye, eşine, çocuklarına ve birtakım şeylere değer vererek yaşamaktadırlar. Yoksa bu dünyadaki varoluşlarını tehlikeye atmış olurlar. Bir fakir insan bu dünyadaki çektiği tüm sıkıntılarını ahret inancı olmadan nasıl dayanabilir? Kendisini öbür dünya dediğimiz şeyde rahatlıkla yaşayacağını ümit etmezse buradaki fakirliği niye çeksin? Evet, insanlar birtakım şeylere değer verir ve varoluşlarını sağlamlaştırır bu dünyada. Bir de olaya farklı açıdan bakarsak; anlamlı bulduğumuz şeyler bizi bu dünyada özgür kılar. Anlamsız bulduğumuz yani absürt dediğimiz bir şeyi yapmak bizi kısıtlar. Bunun için insanlar bir şeylere anlam vererek bu dünyayı daha yaşanılabilir kılmaktadır. Tam tersi durumunda insan bu dünyada boşluğa düşecektir. Boşluk ise insana can sıkıntısı şeklinde dışa vurur. Ne yaptığımız bilemeyiz bu durumda. Kısacası günler, aylar ve seneler bitmez bu durumda bizim için. İnsan bu dünyada boşluktan ancak bir şekilde kurtarabilir; içinde bulduğu anı yaşayarak. 

  “İçinde bulunduğumuz anı yaşamak demek, belirli bir anda içinde bulunduğumuz mekana ve zamana odaklanarak, kendimizin ve çevremizin farkına varmak, özellikle duygularımızın farkına varmak, kendimizi ve çevremizi bir bütün olarak algılamak, bir şeyleri anlamlı bulmak, o andaki yaşantımızı anlamlı bulmak ve bütün bunları sözel olarak ifade ederek sevinç/coşku duymaktır.(Kitap sayfa 136)” Yukarıda Üstün Dökmen’in belirttiği gibi insan bu dünyada anı yaşamak için ilk başta bulunduğu mekana ve zamanaodaklanmalıdır. Bir şehirde bulunurken devamlı başka bir şehre odaklanarak bulunduğumuz şehrin güzelliklerini fark edemeyiz. Bir arkadaş ortamında bulunurken, başka bir şey düşünerek biz kendimizi o ortamdan soyutlarız. Böyle bir durumda anı yaşayamayız. İçinde bulunduğumuz anı yaşamanın diğer bir şartı da zamana odaklanmaktır. Şimdi geçmişle ilgili pişmanlıklarımızı ve gelecekle ilgili kaygılarımızı durmadan düşünürsek, bulunduğumuz anı kaçırmış oluruz. Böyle bir durumda insan o anın kıymetini bilmeden sebepsizce kendini bulunduğu o anda yok eder. Buda şunu gösterir; insan korkularının ve pişmanlıklarının esiri olmuştur. Fakat insan bütünüyle ne geçmişini ne de geleceğini unutabilir. Burada asıl önemli olan nokta ise şudur: geçmişimizdeki hataları iyice betimleyerek, bunu gelecekte yapmamaya sağlamaktır. 

Anı yaşamanın diğer bir yolu ise varolma bilincidir. Kendimizin ve çevremizin farkına vardıktan sonra ‘ben varım diyorsak’ varolma bilincine sahibiz demektir. Fakat insanlar yaşadığı bu anın farkında olmayarak, geçmişine dönerek bir daha bu yılları yaşamak ister. Genelde hepimiz öğrencilik yıllarımızdan bir an evvel kurtulmayı isteriz. Fakat kurtulduğumuz anda da bir daha o yıllara dönmek isteriz. Yaşadığımız anın güzelliklerini fark edememek… Ne kadar kötü bir durum olsa gerek. Lakin bunu hemen hemen hepimiz yapmışızdır. Daha çocukken bile biran evvel büyümeyi isteriz. Büyüdükten sonra da keşke çocuk olsak deriz. 

Anı yaşamak üzere tüm bunları yaptıktan, bütün bunlardan sevinç ve coşku duymamız, varolma sevincini sergilemiş oluruz. Yani varolma sevinci, kişinin kendisinden ve çevresindekilerden haz alması demektir. “Anı yaşamak, bir anlamda varoluşumuzun tadını çıkarmak demektir.(Kitap sayfa 143)” Halbuki bizler her zaman bunun tersini yaparız. Bulunduğumuz zamanları hep erteleyerek gelecek biz zamanda mutluluğu ararız. Fakat bu gelecek zaman geldiğinde bizler yine mutlu olamayız. Çünkü bizler bulunduğumuz andan haz olmayı unutmuşuzdur. Hayatımızı hep erteleyerek başka zamanlarda mutlu olmayı ararız. Sonunda birde bakarız ki hayat denilen şeyin sonlarına gelmişiz. Birini severiz ve gidip ona sevdiğimizi söyleyemeyiz. Sonra sonra diyerek birde bakmışız ki sevdiğimiz başka biriyle sevgili olmuş. Sonra biz hayıflanırız ve kızarız sevdiğimiz kişiye. Aslında tamamen kendi hatamızın sonucu olan bu durumda hataları başkasına yükleriz. Bir yeri gezmek isteriz ve o gezimizi erteleyerek; o yeri unutur ve bir daha gitmeyiz. Aslında bir gerçek var: bizler hep yapmak isteriz; fakat bu yapmak istediklerimizi elimizin tersiyle iterek, ölür gideriz bu dünyadan. Tüm bu dediklerimi Üstün Dökmenin kitapta verdiği Behçet Necatigil’in şiiri ne güzel açıklıyor.

SEVGİLERDE

Sevgileri yarınlara bıraktınız

Çekingen, tutuk, saygılı.

Bütün yakınlarınız

Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden 

(Siz böyle olsun istemezdiniz)

Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi

Kalbinizi dolduran duygular

Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz

Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.

Yılların telaşlarda bu kadar çabuk

Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde 

Açan çiçekler vardı.

Gecelerde ve yalnız.

Vermeye az buldunuz

Yahut vaktiniz olmadı.

​(Kitap sayfa 147)

İnsan varoluşunu yaşaması için kendini olduğu gibi kabul etmesi gereklidir. Kişi boyum niye böyle değil, keşke annem ve babam farklı kişiler olsaydı diyerek kendi tarihini ve kendini kabul etmiyor demektir. Geçmişimizi reddeden birisi kendisini de reddediyor demektir. Kişi kendini olduğu gibi kabul ederek kendisini toplumda kabul ettirmesi daha kolaydır. İnsan kendisini kabul ettikten sonra olmak istediği şekle kendisini daha kolay sokar. Bir insanı da olduğu gibi kabul etmek gerekir. Çünkü karşımızdaki kişi ne ise odur. Ondan daha fazlasını beklemek saçmalık olur. Zannedersem günümüzde evli çiftlerin düştüğü yegane problem budur. Eşler zaman sonra birbirlerini beğenmeyerek, birbirlerinden yapamayacağı şeyler beklemeye başlarlar. Halbuki birbirlerini tamamlayarak kendilerini geliştirmeleri gerekir. 

İnsanlar kendini tanıyarak, sonra yeteri kadar kendisi olup olmadığını anlamadır. Acaba kaçımız kendimiz istediğimiz şekilde yaşıyoruz? İnsanlar ayıp olmasın diye salakça bir espriye zorla güleriz. Topluma ayıp olmasın diye sevdiğimiz bir şeyi yapmayız ve kendimizi kısıtlarız. Elalem ne der diye çoğu olabilecek arzumuzu yerine getirmeyerek hem birey olarak kendimizi hem de bu etkileşimler sonucu toplumumuzu kısıtlarız. Kitabımızda verilen ünlü yazar Borges’e ‘Siz Borges misiniz?’ diye sorunca, Borges şöyle cevap verir: ‘Evet, genellikle.’ Lakin Borges genellikle kendisi olabiliyormuş. Bizler ise acaba ne kadar kendimiz olabiliyoruz? Devamlı bir özentiyle yetişmiyor muyuz? Şu anda günümüz Türkiye’sin de herkes bir özenti şeklinde yaşıyor. Ortaokuldayken çocuklar babalarına cep telefonu al diye ağlamaya başlıyorlar. Çünkü sınıfındaki arkadaşının cep telefonu vardır. Genç kızlarımız ve erkeklerimiz saçma sapan diziler izleyerek hayal aleminin dışına çıkamıyorlar. Evlendikleri zaman ise o dizilerdeki yaşama biçimini arzuluyorlar. Daha bunda otuz yıl önce o dönemin gençleri kendine ait olmayan fikirler sonucu birbirlerini öldürüyorlardı. Aslında sadece bireyler kendini bilmeli ve kendine göre yaşam biçimi oluşturmak kuralı, devletler içinde geçerlidir. Devletlerde bir birey gibi kendini tanımalı ve kendine göre bir şekil oluşturmalıdır. Başka devletlerin fikirlerini alıp kendisine monte etmeye çalışmamalıdır. 

Bireyler otantik yaşayarak kendini mutlu edebilir. Tersi durumunda ise kendimizi engellemiş ve kendi huzursuzluklarımızı yaratmış oluruz. Yani kendimize ihanet etmiş oluruz. Yukarıda ki paragrafta da belirttiğim gibi insanlar kendi olmalı ve başkalarına göre yaşamamalıdır. Zaten böyle bir yaşam da kendi varlığımızdan söz etmek ne kadar doğru olur? Ali’nin yaşamını yaşayarak kendi varlığımızdan söz etmek saçmalık olur. Otantik yaşayamayan insan günlük yaşamında ki her şeyde yanılır. Örneğin; eş ve meslek seçimimizde yanılırız. Geri dönülmesi zor olan yollara girerek, huzursuz ve mutsuz bir yaşam sürerek ölürüz.  Kişi tabii ki otantik yaşayarak çevresindeki olup bitenlere karşı duyarsız kalamaz. Mesela doğada istediğimiz mantarı yiyemeyiz. Veyahut benim içimden geçen bir şeyi başkalarına zarar veriyorsa onu yapmak doğru olmaz. Toplum içindeki kuralları ve diğer insanları hiçe sayamayız. Toplum içinde birey o topluma göre karar vermelidir. Fakat bu değildir ki toplumun kısıtladığı ve benim özgür olmamı engellediği davranışları da yapmak değildir. Biz yine kendi bildiğimizi, başkalarına zarar vermeden yapmalıyız. Burada toplum da bireyleri tipine ve davranışlarına göre yargılamamalıdır. Saçı sakalı birbirine karışmış birisi hiç ummadığımız şekilde bize diğer insanlara göre daha çok yardımı dokunabilir. Fakat bunu toplumdaki eğitim seviyesi yüksek dediğimiz insanlar bile yapmaktadır. Liselerde çocukların saç ve sakallarına karışılarak, onların okuldan soğumalarına neden olurlar bazı müdürler. Burada asıl yapılması gereken şey birey ve toplum karşılıklı olarak uzlaşma sağlamalıdır. Ama toplum buna rağmen yine bireyi kısıtlıyorsa burada istek ve akıl önemlidir. “Nereye gittiğini gerçekten bilen adama, dünya, kenara çekilir, yol verir.(Kitap sayfa 201)

“Varolabilmek için genlere, mekanlara, duygulara, pek çok zihinsel etkinliğe ihtiyacımız vardır. Ancak bütün bunların olabilmesi için topluma –hatta doğmadan önce- ihtiyacımız vardır. Dünyaya geldikten hemen sonra da hemen her şey için, öncellikle de zihinsel süreçlerimizin temelini oluşturan dili kazanabilmek için topluma ihtiyacımız vardır. Kişilerarası iletişim olmadan insanın varoluşunu tamamlaması mümkün değildir. Bu yüzden sosyal yaşam insan varoluşunun vazgeçilmez bir öğesidir. (Kitap sayfa 203-204)” İnsanlar olmadan toplum, toplum olmadan insanlar olamaz. Çünkü bir tek insan düşünelim. Bu insan hiçbir topluma ait olmasın tek başına, kimsenin uğramadığı ve yerini bile bilmediği bir adada yaşasın. Şimdi bizler bu kişiyi bilmiyoruz ve tanımıyoruz. O sıra bizle bu kişinin varlığından söz edebilir miyiz? Zaten bu anlatmak istediğim örnekte de bir çelişki vardır. Çünkü bu kişinin dünyaya gelmesi için ebeveynlerine, ebeveynleri de ebeveynlere ihtiyaç duyar. Bul silsile sonsuza dek devam eder. Bu da şunu gösteriyor ki bir insan ancak bir toplum içinde varolabilir. 

İnsanın toplum içinde ancak varolabileceğini yukarıdaki paragrafta anlattık. Birde insan bu toplum içinde varken diğer insanlarla iletişime geçmek zorundadır. İnsanlarla yaşarken de farkında olarak veya olmayarak bir takım rolleri oynar. İnsanlar çocuk, anne ve baba gibi rolleri farkında olmadan toplum onlara atfeder. Bir de insanlar meslek gibi seçimindeki rolleri kendileri kazanır ve o rolü oynamaya başlar. Fakat insanlar bu rolleri oynarken, bu rollerin esiri olabilirler. Birisi ‘ben doktorum, ben babayım’ diyorsa ve hiçbir zaman için ‘ben ahmet’im’ demiyorsa, bu kişi rollerinin esiri olmuştur. Bu durumda bireyler anı yaşamağı zorlaştırırlar kendilerine. Eğer kişi rollerinin esiriyse ve kendini kısıtlayan birisi olmuştur. Buna rağmen insanlar rollerini, toplumun ona empoze ettiği şekilde değil de kendisinin istediği bir şekilde de bu rolleri oynayabilir. Bu durumda birey rollerini coşkuyla oynamaya başlar ve rollerine can katarak kendisine yeni imkanlar yaratır. 

“Sosyal yaşamın çehresini oluşturan bir başka önemli öğe ise değerlerdir. Değerler, sosyal yaşamda, dolayısıyla bireylerin yaşamında vazgeçilmez bir yere sahiptir. İnsanların gruplar oluşturabilmeleri, bir arada yaşayabilmeleri için bazı değerlere sahip olması gerekir. Bu durumda grupları oluşturan kişiler, ortak anlamlar, amaçlar ve değerler arasında karşılıklı etkileşim vardır.(Kitap sayfa 214-215)” Üstün Hocamızın belirttiği gibi insanların yaşadığı toplumlarda bazı değerlere sahiptir. ‘Yaşlılara saygılı olmak’, ‘Doğayı korumak’, Yetim hakkına el uzatmamak’ gibi toplumdan aldığımız değerlerimiz vardır. Yalan söylememek, saygılı olmak gibi bir çok örnek bizim toplumda sahip olduğumuz değerlerimizdir. Bireyin toplumda varolabilmesi için bu saydığımız değerlere sahip olması gerekir. Değerlere sahip olmayan bir birey varoluşsal boşluğa düşer ve bu durumda onu nihilizme götürebilir. Bu da insanın varolmakta bir sorun bulunduğunu gösterir.

“İnsan; evrenle uzlaşmak, kucaklaşmak, uyumlaşmak ve sonuçta evrenle birlikte yarına kalmak için Temel Evren Değerlerine sahip olmalıdır. (kitap sayfa 223)” İnsanın temel evren değerlerinden kastettiğimiz onurudur. Tüm insanlar evrende hangi rolde olursa olsun onurlara eşittir. İnsanlar hiçbir zaman için onurundan ödünç vermemelidir. Bizler onurumuzla yaşar ve varlığımızı da onun sayesinde sağlarız. Onurumuzu hiçbir zaman için başka insanların ayaklarının altına girmesine izin vermemeliyiz. Bu yüzden hiç kimse için başımızı eğmemeliyiz. Başını dik tutanlar daima yarına kalırlar. Onursuz bir insan hiçbir zaman için başkaları tarafından sevilmez ve hatırlanmaz. Varlığımızı, özgünlüğümüzü, özgürlüğümüzü ve her şeyimizi onurumuza borçluyuzdur. 

Yorum bırakın