Blake bu kitapta insanın önüne konulmuş hazır doğrularla yetinmiyor. İyi ile kötünün, akıl ile arzunun, düzen ile isyanın arasındaki sınırları kaldırıyor. İnsan doğasını tek bir tarafa yerleştirmek yerine, onu kendi içindeki karşıtlıkların arasında arıyor.
Kitabın en güçlü tarafı da burada ortaya çıkıyor: Blake, insanın çelişkilerini bir kusur olarak görmüyor. Tam tersine, insanı hareket ettiren şeyin bu çelişkiler olduğunu düşünüyor. Ona göre yalnızca akla sığınan, yalnızca düzene teslim olan, yalnızca aynı düşüncenin içinde yaşayan insan giderek canlılığını kaybediyor.
Bu yüzden kitap boyunca enerji, arzu, hayal gücü, özgürlük ve isyan; geleneksel ahlakın bastırdığı şeyler olmaktan çıkarılıp yeniden düşünülüyor. Blake’in “Cennet” ve “Cehennem” karşıtlığı da aslında insanın içindeki bu iki yönü temsil ediyor.
Benim kitapta dikkatimi çeken alıntılar ise bu düşüncenin farklı taraflarını gösteriyor.
- “Karşıtlıklar olmadan ilerleme olmaz.”
“Karşıtlıklar olmadan ilerleme olmaz. Çekim ve itim, akıl ve enerji, sevgi ve nefret; zorunludur insan varoluşu için.” (Sayfa 45)
Blake’in bütün düşüncesini anlamak için belki de önce bu cümleye bakmak gerekiyor.
Çünkü insan çoğu zaman kendi içindeki karşıtlıklardan kurtulmaya çalışıyor. İyi olmak istiyor ama içinde kötülük de taşıyor. Sevmek istiyor ama nefret ediyor. Akla güveniyor ama arzuları onu başka yere çekiyor.
Blake ise bunları ortadan kaldırmaya çalışmıyor.
Çünkü çatışmanın olmadığı yerde hareket de yok.
İnsanın kendisiyle çelişmesi her zaman bir zayıflık değil. Bazen insanı düşünmeye zorlayan, kendisini sorgulatan ve değiştiren şey tam da o çelişki.
Belki de insanın içindeki karanlığı tamamen yok etmek mümkün olmadığı gibi, bunu istemek de doğru değil. Çünkü karanlıkla birlikte arzuyu, tutkuyu, isyanı ve hayal gücünü de yok edebiliriz.
Blake’in asıl meselesi burada başlıyor:
İnsan yalnızca iyi olmak için değil, kendisi olmak için de içindeki bütün güçlerle yüzleşmek zorunda.
⸻
- “Kendini kargadan öğrenmeye adamak uğruna asla vaktini harcamamıştır kartal.” (Sayfa 55)
“Kendini kargadan öğrenmeye adamak uğruna asla vaktini harcamamıştır kartal.”
Bu cümlede ise başka bir mesele var: kendini başkasına göre tanımlamak.
Kartal kargaya bakıp kendisini anlamaya çalışmıyor. Çünkü onun uçuşu karganın uçuşuna göre belirlenmiyor.
İnsan ise bunu sürekli yapıyor.
Kendini başkasının hayatıyla karşılaştırıyor. Başkasının doğrularını kendi doğrusu sanıyor. Başkasının başarılarını ölçü kabul ediyor. Başkasının hayatına bakarak kendi hayatının eksik olduğuna karar veriyor.
Sonra da bütün ömrünü kendisi olmaya değil, başkasına benzemeye harcıyor.
Blake burada özgünlüğü romantik bir kavram olarak değil, insanın kendi doğasını kabul etmesi olarak ele alıyor.
Kartalın karga olmaya çalışmaması gibi.
Çünkü insanın kendisini bulabilmesi için bazen başkalarına bakmayı bırakması gerekiyor.
Başkalarının hayatını ölçü aldığımız sürece kendi hayatımızın ne olduğunu anlayamayız.
⸻
- “Kuş için hava, balık için deniz ne ise, alçaklar için alçaklık da odur.” (Sayfa 59)
“Kuş için hava, balık için deniz ne ise, alçaklar için alçaklık da odur.”
Bu alıntı daha sert.
Çünkü burada Blake insanın alışkanlıkla kötülük arasındaki ilişkisine dokunuyor.
İnsan içinde bulunduğu şeye alışıyor.
Bir yalanı sürekli söylersen, bir süre sonra yalan söylemek sana yabancı gelmemeye başlıyor.
Bir kötülüğü sürekli yaparsan, onu kötülük olarak görmekten vazgeçebiliyorsun.
Bir baskının içinde uzun süre yaşarsan, baskı sana düzen gibi görünebiliyor.
İnsanın en tehlikeli taraflarından biri de bu:
Alıştığı şeyin yanlışlığını unutabilmesi.
Kuş havayı sorgulamaz. Balık denizi sorgulamaz. İnsan da bazen içinde yaşadığı ahlaki, toplumsal veya düşünsel ortamı sorgulamıyor.
Böylece insanın hapishanesi dışarıda değil, alışkanlıklarının içinde kuruluyor.
Ve belki de en korkuncu, bir süre sonra o hapishanenin duvarlarını görmemesi.
⸻
- “Bir şeyin öyle olduğuna dair sağlam kanaate sahip olmak o şeyi var kılar mı?” (Sayfa 63)
“Bir şeyin öyle olduğuna dair sağlam kanaate sahip olmak o şeyi var kılar mı?”
Kitabın en çok düşündüren sorularından biri bence bu.
Çünkü Blake burada doğrudan kanaat ile gerçeklik arasındaki mesafeye dokunuyor.
Bir şeye çok güçlü bir şekilde inanmak, onun gerçekten var olduğunu gösterir mi?
Herkes bir insanın kötü olduğuna inanıyorsa o insan gerçekten kötü müdür?
Bir toplum bir düşünceyi doğru kabul ediyorsa o düşünce gerçekten doğru mudur?
Yüzyıllardır tekrar edilen bir inanç, sırf tekrar edildiği için hakikate dönüşür mü?
Blake burada insan zihninin tehlikeli bir özelliğini gösteriyor:
İnsan bazen gerçeği görmekten önce ona bir isim veriyor.
Sonra verdiği isme inanıyor.
Sonra o inancı savunuyor.
En sonunda da kendi oluşturduğu düşüncenin içinde yaşamaya başlıyor.
Bu yüzden bazen bizi gerçeklikten uzaklaştıran şey cehalet değil, fazla emin olmaktır.
Kuşku her zaman düşman değildir.
Bazen insanı hakikate yaklaştıran tek şeydir.
⸻
- “Fikrini asla değiştirmeyen bir insan, durgun su gibidir.” (Sayfa 79)
“Fikrini asla değiştirmeyen bir insan, durgun su gibidir: Zihnin sürüngenlerini besler içinde.”
Bu alıntı, önceki cümlelerle birlikte okununca daha da anlamlı hâle geliyor.
Blake için düşünce hareket etmek zorunda.
Çünkü düşünce değişmiyorsa, sorgulamıyorsa, yeni bir şeyle karşılaşınca kendisini yeniden kurmuyorsa bir süre sonra düşünce olmaktan çıkıp dogmaya dönüşebilir.
Durgun su dışarıdan sakin görünür.
Fakat içinde zamanla başka şeyler büyür.
İnsan zihni de böyledir.
Fikrini değiştirmemeyi bir erdem hâline getiren insan, zamanla kendi düşüncelerinin tutsağı olabilir. Çünkü artık yeni bir şey öğrenmek için değil, eski düşüncesini korumak için düşünüyor olabilir.
Oysa fikir değiştirmek her zaman yenilmek değildir.
Bazen insanın değişebilmesi, hâlâ canlı olduğunun göstergesidir.
Belki de Blake’in burada söylemek istediği en önemli şey şu:
Zihnini korumak ile zihnini kapatmak aynı şey değildir.
⸻
Sonuç
Bu beş alıntıyı birlikte düşündüğümde Blake’in kitabının merkezinde aslında tek bir mesele görüyorum:
Hareket.
Karşıtlık hareket doğuruyor.
Hareket değişimi doğuruyor.
Değişim sorgulamayı doğuruyor.
Sorgulama insanı kendi düşüncelerinin dışına çıkarıyor.
Ve insan kendi düşüncelerinin dışına çıkabildiğinde, yıllardır doğru sandığı şeylere ilk kez başka bir yerden bakabiliyor.
Belki de Cennet ile Cehennemin Evliliğinin asıl rahatsız edici tarafı bu.
Blake bize yeni bir doğru vermiyor.
Doğrularımızdan şüphe etmemizi istiyor.
İnsanın içindeki kötüyü yok etmeye çalışmıyor.
Tutkuyu susturmuyor.
Karşıtlıkları ortadan kaldırmıyor.
Düşünceyi dondurmuyor.
Tam tersine, hepsini birbirine çarpıştırıyor.
Çünkü belki de insanın hakikate ulaşması, kendisine kesin cevaplar verilmesiyle değil, cevaplarından şüphe etmeye başlamasıyla mümkün.
Ve sonunda geriye şu soru kalıyor:
İçimizdeki cenneti korumak için cehennemimizi susturursak, geriye gerçekten bizden ne kalır?


Bir Cevap Yazın