İki ayrı dünyadır: Wittgenstein, özü aynı olan. Büyük bir dönüş ve bitmeyen felsefe. Çünkü o Tractatus’un önsözünde şunları yazmıştı: “Kitap felsefe sorunlarını ele alıyor ve-sanıyorum- gösteriyor ki, bu sorunların soru olarak ortaya çıkmaları, dilimizin mantığının yanlış anlaşılmasına dayanır.” ve devam eder “Böylece, şu kanıdayım ki, sorunları özlerinde sonuna dek çözdüm.”1 der, önsözünün sonlarında. Fakat yanılmıştı Wittgenstein. O, tüm sorunları çözdüğüne inandığı felsefeyi tamamen bırakarak, artık hiç geri dönmeyeceğini sanarak, kendine, felsefesine uygun olarak iş aramaya koyuldu. Çünkü babasından kalan mirasın bir kısmını entelektüel çevreye, geri kalan kısmını ise kız kardeşine bağışlamıştı. Onun için yapacak tek bir şey kalmıştı, tüm sorunları çözdüğüne inandığı felsefeden sonra kendisinin inandığı felsefeyle bağlantılı iş yapmasıydı. Şüphesiz ki onun bu fikirlerinin oluşmasını sağlayan kendisinin defalarca okuduğunu söylediği Tolstoy’un İncil’i, Thakur’un fikirleri ve belki de Schopenhauer olmuştu. Belki de o artık Tolstoy’un İncil’inde ki Wittgenstein’a gösterdiği yolu aramak üzere, bir İsa yaşamı, yani basit bir yaşam modeli belirleyerek mutluluğa ulaşmakdı.2 O, Birinci Dünya Savaşı’na katıldığı zaman da şöyle bir not almıştı: “Mutlu bir biçimde yaşamak için ne yapman gerektiğini biliyorsun .” der. Yine devam eder: “Neden yapmıyorsun peki? Çünkü akılsızsın. Kötü hayat akıldan yoksun hayattır.” Ve bunun için Wittgenstein Tanrıya dua eder; kendisine güç vermesi için.3 İşte onun mutlu biçimde yaşaması için bildiği şey ise, bir İsa hayatı gibi basit ve yalın bir yaşam sürmesiydi. (O, basit yaşam için, giyimine dahi dikkat etmeye başlamıştı. Ömründe tüm bu geçiş aşamasından sonra çok nadiren kravat takmaya başlamıştı.4) Bunun içindemirasını dağıttı ve kırsal da bir köyde ilkokul öğretmenliği yapmaya gitti. Onun tek istediği mistik bir haldi çünkü mistik onu mutluluğa götürecekti.
Wittgenstein her ne kadar büyük dönüşümler yaşamış olsa bile onun için her şey aslında ruha dayanıyordu. 5 Onun bütün dinlere de saygısı vardı. Arkadaşı Drury’ye söylediği gibi: “Bütün dinler harika en ilkel kabilelerin ki bile.”6 Onu Tractatus’ta saçmalamaya götüren şeyde onun bu ruh, mistik daha doğrusu etik düşünceleriydi. O, ne demişti Tractatus’unsonunda “Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı.”7 fakat o konuşulamayan şeye ulaştırmak için oluşturmuştu tüm Tractatus’unu. Tractatus bir merdivendi etiğe ulaştıran. Nitekim o şöyle der: “Üstüne tırmandıktan sonra merdiveni devirip yıkmak gerekir. O zaman dünyayı doğru görür beni anlayan”8 Yani tüm bu Tractatus’daki tartışma her şeyde kendini gösteren şeyi fark ettirme girişimidir. 9 O, kendisiyle çeliştiğini bu kitabın baştan sona bir saçma olduğunu zaten kitabının önsözünde belirtmişti. Fakat onun saçması önemli bir saçmaydı. Şişenin içindeki sineğe şişenin ağzını buldurmasıydı; Tractatus. Çünkü şişenin içinde trajik bir durum vardır. Sinek her ne kadar şişenin ağzı açık olsa bile çıkışı bulamayacak ve hep cama çarpacaktır. Tractatusmerdiven metaforunda olduğu gibi sineğe çıkışı göstermesini sağlayacaktır.10 Tüm bu yazdıklarımızdan da anlaşılacağı üzere Wittgenstein bir etik filozofuydu aslında. Onun Tractatus’tayapmaya çalıştığı şeyde -yukarıda değindiğimiz gibi- konuşulamayan şeye ulaştırmaktı.
Kırsal da öğretmenlik yapmaya başladı belki tüm bu isteklerini gerçekleştirebilmek için. Wittgenstein’ın felsefeye son vermesi ve tüm mirasını dağıtarak köyde öğretmenlik yapmaya götüren şey, onun felsefesinin bir sonucu olduğuna yukarıda değinmiştik. O, felsefede söyleyeceği her şeyi söylemişti. Okulun başöğretmenine şöyle söylemişti: “Az ücrete uygun iş yapmak istiyorum ve günün birinde uygun insan olarak kuyruğu titretmek istiyorum.”11 Aslında o bir rahip olmak istiyordu fakat bunun için ilahiyat mezunu olmak ve Hristiyan dogmalarına tam bir teslimiyet gerekliydi. Fakat tüm bunları yapabilecek kişi yani o dogmalara sorgu sualsiz teslim olacak kişi, Wittgenstein olamazdı. Bundan dolayı da o öğretmenlik mesleğini seçti.12Şüphesiz ki O, aradığını bulamayacaktı öğretmenlikte. Fakat -benim varsayımım üzerine- onu aristokrasinden kurtarıp; normal, sade ve maddi sıkıntılar çekerek sürdürdüğü yaşamında ki her türlü yeni boyutlar, onun ilerideki felsefesini büyük bir oranda etkileyen olaylardı. Tahminimce o zamanlar yapmış olduğu gerek bir sözlük hazırlaması gerekse o gündelik hayatı, onun felsefesinde gündelik dilin anlamına ilişkin kavrayışına neden olacaktır.
O, öğretmenliği talihsiz bir olay neticesinde bırakmak zorunda kaldı. Çok büyük bir hayal kırıklığıydı onun için. Küçük düşmüştü, bu hayatında her zaman için mükemmelliği arayan; adam. İngiltere’ye yani Cambridge’de dönemezdi bu haldeyken. Bundan dolayı da keşişliğe başvurmak istedi. Fakat papaz onun keşiş olamayacağını söyledi. Sonra birmanastırda bahçıvanlık işine başladı. Üç ay çalıştıktan -annesinin ölümü- sonrası Viyana’ya döndü. Bu sürede kardeşinin isteği üzere ona ev inşa etmeye başladı. Mimar Wittgenstein’ın evi kendisinin mükemmelliyetçi anlayışının meyvesi gibi çıkmış ve onun felsefesi gibi basit ve kusursuzdu, tıpkı yazdığı kitabı Tractatus’daki gibi. Mimar Wittgenstein evi kapı tokmağından tutun her şeyine varana kadar onun tasarımından, titizliğinden geçmişti ve evin her şeyini o seçmişti. Bu Viyana’daki günlerinde Wittgenstein,Schlick’in ısrarlarıyla Viyana çevresi filozofların toplantılarına katılmaya başladı. Tractatus o zamanlarda çok ünlü bir eser olmuş, herkesin dilindeydi. Viyana çevresi filozofları da Tractatus’un mantıkçı pozitivizmi yönündendolayı onu el üstünde tutuyorlardı. Fakat Wittgensteinkendisinin bir mantıkçı pozitivist olmadığını daha ileri ki yıllarda, Cambridge’de bir seminer ile anlatmaya çalıştı. Bu Viyana çevresi filozoflarıyla yapmış olduğu oturmalar ona ileri ki zamanda ki felsefesi için de fayda sağlamıştır. Yine o tarihlerde Frank Ramsey’in “Matematiğin Temelleri” adlı makalesi de Wittgenstein için önemli bir fayda sağlamıştı. İşte 1928’in sonlarına doğru Wittgenstein bırakmış olduğu felsefeyi, Ramsey’in çıkarmış olduğu makaleye cevaben yazmış olduğu mektuplar ve karşılığında gelen mektuplar ve arkadaşı Keynes’in de ısrarla İngiltere’ye çağırması neticesinde, Ramsey’le felsefe yapmak üzere İngiltere’ye geri döndü.13
Wittgenstein, Ramsey’le yaptığı tartışmalardan hoşlanmıyordu. Çünkü ona göre Ramsey, burjuva bir düşünürdü. İngiltere’de döndüğü ilk günlerinde onu en çok etkileyen düşünür ise burjuva olmayan, İtalyan Marksist Sraffa’ydı. O, artık tüm tartışmalarını Sraffa’yla yapmaya başlamış ve onunla olan tartışmalarına Ramsey’den daha çok önem vermeye başlamıştı. İşte Sraffa’yla yapmış olduğu tartışmalardan bir gün, Sraffa’nın tam bir Napoli’li edasıyla iki, parmağını çenesine dokundurarak, kabaca bir hareket yapmasından sonra Wittgenstein’a dönüp “Bunun mantıksal formu nedir?” diye sorması üzerine, Wittgenstein’ın bir önermenin tanımladığı gerçekliğin resimsel olması gerektiğine, Tractatus’un resimsel teori fikrindeki ısrarından vazgeçirmişti.14İşte Sraffa onun için bu kadar önemliydi. Nitekim o Felsefe Soruşturmaların önsözünde şöyle yazmıştı: “ Bundan 16 yıl önce tekrar felsefe ile uğraşmaya başlayalı beri, bu ilk kitabımda yazıya geçirmiş olduklarımda(Tractatus’da) ciddi hatalar bulunduğunu görmek durumunda kaldım. Bunların farkına varmamda, yaşamının son iki yılı içerisinde yapmış olduğumuz sayısız konuşma sırasında fikirlerimi kendisiyle tartışmış olduğum Frank Ramsey’in eleştirilerinin yardımı dokundu. Bu her zaman güçlü ve sağlam eleştiriye borçlu olduğumdan daha fazlasını, düşüncelerimin bu üniversitenin bir hocası(Cambridge), Bay Sraffa tarafından yıllar boyunca aralıksız olarak yönetilmiş olan eleştirilere borçluyum.”15
Wittgenstein, İngiltere’de geçim sıkıntısı yaşamaya başlamıştı. Bundan dolayı Cambridge’de doktora unvanına başvurdu. Doktora tezi olarak Tractatus’u sundu ve sınavı yapan Russell ve Moore’la sohbet havası olarak geçen ve tam bir komediye dönüşen oturum sonrası doktora unvanını kazanarak, burs almaya başladı. Arkadaşı Ramsey’inölümünün sonrası günü, doktorasını alan Wittgenstein, Cambridge’de ilk dersini vermeye başladı. İşte yavaş yavaş fikirleri değişmeye başlayan Wittgenstein, bu dönemde değişmeye başlayan fikirlerini öğrencilerine mavi ve kahverengi kağıtlara not olarak tutturmaya başladı. Daha sonra bu notlar kendi rızası olmadan, bugünkü “Mavi Kitap Kahverengi Kitap” şeklini alacaktı.16
Evet, bitmemişti felsefe Wiitgenstein için. O, artık felsefeyle yeniden uğraşmaya başlamıştı. Önceden bitti deyip kendisini kırsalda öğretmenliğe attığı ve hiç geri dönmemeyi düşündüğü felsefeye geri dönmüştü. Artık fark etmişti Tractatus’da yapmış olduğu eksiklikleri ve yanlışlıkları. Tekrar dönmüştü felsefeye hayatı boyunca sürekli bırakmak istediği ve bir türlü bu isteğini yapamadığı felsefeye. O, hiçbir zaman için felsefeyi övmedi, felsefeye yönelen yakınındakileri bile başka işlere yöneltti. Kendisi de bırakıp gitti, hayatı boyunca felsefeden ama bir türlü de kopamadı ondan. Bir felsefeden ve bir de Cambridge’den kopamadı hayatı boyunca. O, istemese de Cambridge onun yuvasıydı. Hayatının sonlarına doğru gittiği Amerika’da bile kalamadı. Orada ölmekten korktu ve gittiğine pişman oldu. Bir an evvel tekrardan Cambridge’e dönmek istedi.
Devrinin Sokrates’i diyorlardı bu dev filozofa. Amerika’da girdiği dev salonda Malcolm’un kolunda üstü başı dökük yaşlı bir adamı görüp tanıyan birisini “Buyur musunuz sayın Profesör Wittgenstein…” demesi üzerine salonda ani bir iç çekilme sesi duyuldu. Nelson’un şu sözleri bu olayın görkemini daha iyi yansıtıcaktır: “Daha sonra Black’inağzından o afallatıcı sözler çıktı: ‘Rica edersem buyurur musunuz, Profesör Wittgenstein…’ Black ‘Wittgenstein’ dediğinde öğrencilerden ani bir iç çekme sesi yükseldi. Unutmayın: ‘Wittgenstein’1949’un felsefe dünyasında, özellikle de Cornell’de esrarengiz ve huşu uyandırıcı bir isimdi. Yükselen o iç çekme sesi tam da eğer Black ‘Rica etsem buyurur musunuz, Platon…’ deseydi yükselecek türdendi.”17 Herhalde bu sözler o dönem için Wittgenstein’ınne kadar önemli olduğunun bir göstergesidir onun devliğini anlatmak için başka söze de gerek yok bence.
Tekrar dönelim dönüşümüne. O, şöyle diyecekti ikinci döneminin dev eseri Felsefi Soruşturmalar’da : “Dört yıl önce ilk kitabımı (Tractatus Logico-Philosophicus) tekrar okuma ve içerdiği düşünceleri bir başkasına açıklama fırsatı buldum. Birden, bu eski düşünceleri yenileriyle beraber yayımlamam gerekirmiş, yeni düşüncelerim ancak eski düşünme tarzımın arka planda yer alması durumunda ve bununla oluşturdukları karşıtlık aracılığıyla gerçek anlamda aydınlığa kavuşabilirmiş gibi geldi bana.”18 Kendisinin de belirttiği gibi yeni düşünceleri yani değişen düşünceleri vardır ve tabi ki de değişmeyen sabit kalan düşünceleri de vardır. Wittgenstein’ınbu iki dönemi çifte devrim olarak da belirtilir. İlk devrimi mantıksal çözümleme, ikinci devrimi dil-çözümsel felsefe kavrayışları dile getirilmektedir.19 Şimdi Wittgenstein’ın her iki döneminde ki felsefesindeki ayrı ve ortak yönlere bakalım:
Wittgenstein ilk döneminde tek biçimli “ideal dil” anlayışı vardır. İdeal dil ile dünya arasında tam bir uyum vardır. Yani onun Tractatus’un da şey-durumu nesnelerin birleşimidir. Bir şey-durumunu betimleyen de isimlerin birleşimidir. Her nesne de karşılığı olduğu bir isme aittir. Aynı şekilde bunun tersi de geçerlidir, yani her isimde bir nesneye aittir. Bir şey-durumunun resmi olan önerme ise isimlerden oluşarak bir şeyi gösterebilir. Dilin dünyaya karşılık gelmesini yani resimlemesini sağlayan şey ise mantıksal biçimdir. Bu mantıksal biçim sayesinde her temel önerme dünyadaki olanaklı bir şey durumunu betimler. Bir önermenin anlamı ise onun olanaklı bir şey-durumunu resimlemesinde yatar. 20 Onun ortaya koyduğu bu ideal dil fikri, anlam kaymalarına, yanlış anlamalara izin vermeyecektir. Bundan dolayı da bu ideal dil,metafiziğe yol açan felsefi sorunların kalkmasını sağlayan bir anlayıştır.21 Wittgenstein ikinci döneminde ise yukarıda bahsettiğimiz Sraffa’yla yaşadığı söylenen olay ile bu ideal dil anlayışından vazgeçmiştir. O ikinci döneminde ise günlük dili temel alır.22 O, Felsefi Soruşturmalar’da dilin mantığının bir tek olmayıp birden çok olduğunu ifade eder. Yani dilin tek bir özü olmayıp, her birinin kendi mantığı olan farklı uygulamaların oluşturduğu zengin bir koleksiyon olduğunu söyler.23 Başka şekilde ifade edecek olursak, ikinci dönemde sözün anlamı onun kullanımıdır. Cümleyi anlamak ise onu kullanmak demektir. Bu dediklerimizde kültürel uzlaşıma dayanmaktadır. Burada Tractatus’daki dil-dünya uygunluğu metafizik olarak nitelendirilir.24 Dolayısıyla ikinci dönemde ideal dil oluşturma fikrindense, anlamın ortaya çıktığı gündelik dil anlayışı geçerli olacaktır.25
Tractatus’da metafizik bir atomculuk sergilenir.26 Onun dil-dünya çözümlemesi daha fazla çözünemeyen atomik bir şeyde temel yapıtaşına ulaşır. Bu yüzdende mantıksal atomculuk olarak adlandırılır.27 O şöyle yazar: “Nesneler dünyanın özünü oluştururlar. Bu yüzden de bileşik olamazlar. Ancak nesneler varsa, dünyanın bir belirgin biçimi olabilir. Nesnelerin karşılıklı-biçimlenmesi, olgu bağlamını kurar. Olgu bağlamında nesneler birbirleriyle belirli bir tarzda bağlantı içindedirler. Varolan olgu bağlamlarının toplamı, dünyadır.”28 Dünyanın yapısına uygu biçimde dilin yapısı da atomiktir ve dilin yapısı karmaşıktan yalına doğru çözümlenebilir ve anlamlı önermelerde evreni sınırlandırmaktadır.29 Oysa Wittgenstein’ın ikinci döneminde ne dünyanın ne de dilin yalınlığından yani atomikliğinden söz edilir. Sözcükler, Felsefi Soruşturmalar’da yalın ve bileşik diye ayrılmazlar. Bu düşünceler tamamıyla reddedilir.30 O, dilin, olgu ile olan uygunluğuna bağlı olarak çıktığı anlam anlayışını reddetmektedir. Onun Felsefi Soruşturmalar’ında ki anlam toplumsal bir uzlaşma ile ortaya çıkacaktır. Her dilde sözcüklerin kullanımı farklıdır ve onun bu farklılığı anlamın ortaya çıkışıdır. Yukarıda belirttiğimiz gibi Tractatus’dakiideal dil teorisi, Felsefi Soruşturmalar’da dil oyunlarına dönüşür.31
Şimdi ise Tractatus’un solipsit(tek bencilik) yönüne bakalım. “Tek benciliğin kastettiği, tamamiyle doğrudur, ancak bu söylenemez, kendini gösterir. Dünyanın benim dünyam olduğu, kendini şurada gösterir ki dilin(yalızca benim anladığım dilin) sınırları, benim dünyamın sınırlarını imler.”33Burada “dilin sınırları benim dünyamın sınırlarını imler”deyişinde Wittgenstein, öznenin dünyanın sınırlandırmasını kabul eder. Fakat bu kabul ediş Wittgenstein için bir sorun çıkarmaz, çünkü özneye bağlı olan dünya gerçekliğin bizatihi kendisidir.33 Oysa ikinci dönemin de Wittgenstein önceki bu solipsist anlayışına karşı çıkar. Wittgentein’da, ikinci döneminde ‘dilin, tarihsel art alanına bağlı olup, kendisi tarihsel yaratımların dışında olan bir öznenin varlığı söz konusudur.’34
Wittgenstein ikinci dönemindeki değişen özelliklerden birisi de iki önemli yapıtının yazılışındaki farklılıklar idi. Zira Wittgenstein Tractatus’u bir mimar gibi her kelimeyi ve her cümleyi özenle deyimi yerindeyse milimetrik yerleştirmişti. O, zaten Tractatus’un başında söylediği gibi, her sorunun kaynağı dilin yanlış anlaşılmasından dolayı ortaya çıktığıydı. İşte bu sebepten dolayı da katı bir sistematik bir felsefi kuramı geliştirmeye çalışmıştı. Daha sonra Wittgenstein, hem geçiş dönemindeki eserlerinde hem de daha sonraki eserlerinde Tractatus’un bu katı yöntemini terk eder. O, artık ortaya çıkan sorunları sistematik bir felsefi kuram ile çözülemeyeceğini düşünmeye başlamıştır. Bu sebeplerden dolayı da O, Tractatus’un katı sistematik yöntemini terk ederek ve onun yerine, bir yapısal kuramı amaçladığı belli olan paragraflardan oluşmuş bir yaklaşımı benimser. Başka bir deyişle, O, Tractatus’un köşeli mi köşeli mimarisine karşıt olarak, bu ikinci döneminde aralarında kopukluk ve parçalılık olan bir yaklaşımı benimser.35
Son bir ayrım olarak; Wittgenstein ilk döneminde psikolojik soruları, empirik olarak gördüğü için bunlar felsefenin değil de bilimin soruları olabileceğini söylemişti. İşte bu anlayışından dolayı da Tractatus’da bu tarz sorulara çok az yer vermiştir. Fakat ikinci dönemin de özellikle de Freud okumaları neticesinden yani psikoloji okuması neticesinde, bu tür soruları keskin bir dönüş yaparak, bu soruları ikinci dönemindeki felsefesinde merkezi bir yere oturtmuştur.36
Daha önce bahsettiğimiz gibi Wittgenstein’ın, her iki döneminde, her ne kadar ayrı yönleri olsa da onun ortak kalan, düşüncelerini hiç değiştirmediği fikirleri de mevcuttur. Şimdi onun hayatı boyunca hiç değişmeden aynı kalan düşüncelerine bakalım:
İlk olarak Wittgenstein’ın ahlak ve din karşısındaki tutumu hiç değişmemiştir. O, hiçbir zaman için bir ahlak biliminin olamayacağı söyledi.37 O, her iki döneminde Tanrı’yı niteliği olgusal olarak belirlenemeyeceği, yani bilinemeyeceğini söylemiştir. Onun Tanrı’yla alakalı görüşleri hep fideist olarak kalacaktır.38 Onda Tanrı, dünyanın oluşturucu özelliğidir. Yine Tanrı, dünyada karşılaşılacak bir nesne değildir. Tanrı kendisini dünya içinde açığa vurmaz. 39
Wittgenstein’ın şüphecilik(septisizm) karşısındaki tavrı da onun aynı kalan özelliklerden biridir. Onda şüphecilik, ortaya bir sav atıldığında, bir soru sorulduğunda haklılık kazanır. Ona göre, bir şey yokken ondan şüphe etmek istenmesi saçmadır. 40
Onun her iki döneminde metafizik karşısındaki tutumu da aynıdır. O, her iki döneminde metafiziği felsefeden uzak tutar. Tractatus’da metafiziği konuşulamayan yerde konuşmak olarak belirlerken, Felsefi Soruşturmalar’da ise metafiziği, dilin sınırları üstüne gitmek diye tanımlar.41
Onda matematik ve mantık üzerine anlayışları da her iki dönemde geçerliliğini korudu. Yalnız ilk döneminde matematik, mantığın bir yöntemi olarak görülürken ikinci döneminde bu fikrinden vazgeçmiştir. Çünkü matematikteki eşitliğin(=), mantıksal ise’yi kapsamamasının bulgulanmasıdır. Fakat bu dediklerimize karşın onun, matematik işaretlerinin bir şeyi göstermeyeceği düşünceleri,her iki dönemde de aynı kalmıştır fakat ikinci döneminde bu düşünceler daha da geliştirilmiştir.42
Son olarak onun değişmeyen ve hayatı boyunca sabit kalan fikri felsefe anlayışıdır. Onun her zaman için etkinlik olarak gördüğü felsefe sadece teknik olarak değişmiştir. İlk döneminde bu etkinlik ideal dil ile yapılmak istenirken, ikinci döneminde dil oyunları ve aile benzerlikleri ile yapılmaktadır. Onda felsefe her zaman için dil felsefesi olarak anlaşılır.43 İki döneminin dev eserlerinde Wittgenstein’ın görüşlerine bakalım: Birinci olarak Tractatus’da “Felsefe bir öğreti değil, bir etkinliktir. Felsefe yapıtı, özünde açımlamalardan oluşur. Felsefenin sonucu, ‘felsefe tümceleri’ değil, tümcelerin açık hale getirilmesidir. Felsefe, başka türlü sanki bulanık ve kaypak olan düşünceleri açık kılmalı, keskin olarak sınırlandırmalıdır. Bütün felsefe dil eleştirisidir.”44Tractatus’daki felsefeyle ilgili düşüncelerinden sonra şimdi Felsefi Soruşturmalar’daki düşüncelerine geçelim: “Felsefe her şeyi yalnızca ortaya koyar; hiçbir şeyi açıklamaz, hiçbir sonuç çıkaramaz. Felsefenin vardığı sonuçlar, anlığın dilin sınırlarına tosladığında edinmiş olduğu şişkinliklerin ve herhangi bir yalın saçmalığın keşfedilmesidir. Bunlar, bu şişkinlikler, bu keşfin değerinin farkına varmamızı sağlar.”45Evet, göründüğü gibi onda felsefe hep aynı kalmıştır. O şöyle der: “Bizler felsefede, bilim adamları gibi bir ev inşa etmeyiz. Bir evin temellerini bile atmayız. Yalnızca; bir odayı toplarız.”46
O, hep kaçmak istedi hayatı boyunca felsefeden. Bir dönem tamamen çözdüğüne inandı, belli bir dönem ise tamamen usanarak profesörlüğü bırakıp bir hastane de hademe olarak çalıştı. Fakat hep geri döndü felsefeye bir türlü de kopamadı ondan. O sürekli olarak yeniledi, kendisini. Fikirleri hiçbir zaman için sabit kalmadı. Kısacası, O, arkasına dönüp sürekli bakmayı bildi. Tractatus’dan sonraki dönüşümünden sonra fikirlerinden bir türlü emin olamadığı için kitaplarını bile yayınlatamadı. Yaşadığı süre zarfında defalarca intiharı da düşündü. Fakat onun hep kurtarıcıları oldu: Tolstoy, Schopenhauer, Thakur, Freud, Augustinus gibi. Onu Grayling’in şu paragrafı çok güzel anlatmaktadır: “O aslında, bir göçebe, bir gezgin, bir ülkeden diğerine, uzun ikametlerin içinde birçok kısa geziler barındıran, arkadaşlarıyla yaptığı ziyaret ve seyahatler dışında yalnız yaşayan bir adamdı. Gittiği yerlerde birkaç yıldan uzun kalmazdı. Aynı şekilde, koşulları ve tercihleri sürekli değiştiği için birçok farklı meslek yapmış ve farklı statülerde olmuştur: öğrencilik, askerlik, ilkokul öğretmenliği, bahçıvanlık, mimarlık, göçebelik, beyefendilik.”47 O, yaşamı boyunca çok sevdiği kız kardeşini, çok önemli dostlarını kaybetti, yeri geldi aşk acıları da çekti. Hatta şöyle yazmıştı bir keresinde: “Aşk, insanın kalbine yakın tuttuğu paha biçilmez bir incidir, insan onu hiçbir şeyle değişmez, her şeyden çok değer verir. Aslında bu -eğer kişi aşıksa- bunun ne kadar değerli olduğunu gösterir. Böylece insan, kıymetli bir madeni bütün diğerleri arasından ayırt etmenin ne demek olduğunu öğrenir.”47 O, kansere yakalandı ve doğum gününün ertesi günü Cambridge’de öldü. Ölmeden önce son sözlerinden biri şu oldu: “Burada olmayanlara harika bir hayat yaşadığımı söyleyin.”48 Başka da ne denebilir ki onun için…
Faruk İNCİOĞLU
Kaynakça:
1- LUDWİG Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophıcus, Çev. Oruç Aruoba, Metis Yay., İstanbul 2013, s.11,12
2- SOYKAN Ömer Naci, Yaşamı Felsefi Yapıtları, Mtv Yay., İstanbul 2006, s.65
3- RAY Monk, Wittgenstein Dahinin Görevi, Çev. Berna Kılınçer- Tülin Er, Kabalcı Yay., İstanbul 2005, s.221
4- A.C. Grayling, Wittgenstein Düşüncenin Ustaları, Çev. Muhsin Yılmaz, Altın Kitaplar, İstanbul 2008, s.20
5- RAY Monk, a.g.e., s.445
6- A.g.e, s.446
7- Wittgenstein, a.g.e., s.173
8- A.g.e., s.173
9- UTKU Ali, Ludwig Wittgenstein Erken Döneminde Dilin Sınırları ve Felsefe, Doğubatı, İstanbul 2009 s.251
10- A.g.e., s.259
11- SOYKAN Ömer Naci, a.g.e., s.66
12- A.g.e., s.66
13- RAY Monk, a.g.e., s.340-365
14- RAY Monk, a.g.e., s.375-776
15- LUDWİG Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar, Çev. Haluk Barışcan, Metis Yay., İstanbul 2014, s.20
16- RAY Monk, a.g.e., s.369-406
17- A.g.e., s.783
18- Ludwig Wittgenstein, a.g.e., s.20
19- SOYKAN Ömer Naci, a.g.e., s.11
20- UTKU Ali, a.g.e., s. 174-179
21- YILDIRIM Ayşegül, Wittgenstein Felsfesinin İki Dönemde Fikri Farklılıklar, Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2008, s.77
22- SOYKAN Ömer Naci, a.g.e., s. 12
23- A.C. Grayling, a.g.e., s.102
24- SOYKAN Ömer Naci, a.g.e., s.12
25- YILDIRIM Ayşegül, a.g.e., s.78
26- SOYKAN Ömer Naci, Felsefe ve Dil, Mtv Yay., İstanbul 2006, s.17
27- UTKU Ali, a.g.e., s. 50
28- LUDWİG Wittgenstein, a.g.e., s.20-21
29- UTKU Ali, a.g.e., s.156
30- SOYKAN Ömer Naci, a.g.e., s. 12
31- YILDIRIM Ayşegül, a.g.e., s.79
32- LUDWİG Wittgenstein, a.g.e., s.135
33- YILDIRIM Ayşegül, a.g.e., s. 79
34- A.g.e, s.80
35- A.C. Grayling, a.g.e., s.102-103
36- A.g.e., s.131-132
37- SOYKAN Ömer Naci, a.g.e., s.18
38- YILDIRIM Ayşegül, a.g.e., s.81
39- UTKU Ali, a.g.e., s.241
40- SOYKAN Ömer Naci, a.g.e., s.13
41- SOYKAN Ömer Naci, a.g.e., s.18
42- A.g.e., s.18
43- A.g.e., s.18
44- LUDWİG Wittgenstein, a.g.e., s.47-61
45- LUDWİG Wittgenstein, a.g.e., s.68-70
46- RAY Monk, a.g.e., s.430
47- A.C. Grayling, a.g.e., s.27
48- JEAN Greisch, Wittgenstein’da Din Felsefesi, Çev. Doç. Dr.Zeki Özcan, ASA, Bursa 1999, s.8
— Faruk İncioğlu


Bir Cevap Yazın